Geçen gün Av. Hasan Yücel’in bürosunda, üniversite edebiyat hocası Hüseyin Özbay, Yazar yönetmen Aslan Küçükyıldız, Azerbaycanlı Şair Lamiya Shirvanzada ile edebiyat sohbeti yaptık. Hüseyin Özbay, bir grup tarafından çıkarılan bir kitabı eleştirdi. Edebiyat bakımından kayda değer eleştirilerdi. Sözlerine şunu ekledi. “Ne yazık ki bu eleştirileri kitabı yazanlara karşı yapamıyorum. Eleştiri kültürü olmadığı için yaptığım her eleştirinin kişisel bir saldırı gibi algılanacağından ve insani ilişkilerimizin bozulacağından çekiniyorum.” Hüseyin Özbay’ın bu tavrı aslında toplum olarak genel tavrımızdır. Eleştiri kültürü yerleşmediğinden kimse kimseye gerçeği söyleyemiyor. Kusurlar, yanlışlıklar alkışlanıyor ve övülüyor. Herkes birbirine iyi görününce, dalkavukluk karakter halini alırken, diğer taraftan da gerçekler dedikodu şeklinde yayılıp güvensiz bir ortam oluşturuyor. Bir meclisten kalkıp ayrıldığınızda, arkanızdan konuşulması olağan hale geliyor. Görünüşte herkes canciğer kuzu sarması, gerçekte ise herkes birbirinin kusurlarını kapı arkalarında yayan kişi oluyor. Mehmet Çınarlı, Sanatçı Dostlarım isimli kitabında anılarını anlatmaktadır. Munis Faik Ozansoy’la yaşadığı bir anekdot, eleştiri kültürümüzün sorunlu olduğuna ışık tutmaktadır. Şair Munis Faik Ozansoy dönemim Cumhurbaşkanlığı Genel Sekteridir. Aynı dönemde şair Mehmet Çınarlı ise Maliye Bakanlığında şube müdürüdür. Ozansoy, Çınarlı’ya telefon ederek, yeni bir şiir yazdığını, şiirini telefonda değil bizzat dinlemesini söylüyor. Araba göndererek Çınarlı’nın Köşk’e gelmesini sağlıyor. Hece vezniyle yazılmış üç kıtalık şiirini okuyor. Övgü bekliyor, ancak Çınarlı şiirde bir özellik göremediği için hafif ve istemez bir sesle “güzel” diyor. Ozansoy durumdan memnun kalmıyor, çağırdığına pişman olduğunu hissettirerek, “Bu şiiri biraz önce falan, filan şairlere okudum ‘Hece vezninde şimdiye kadar bu derece güzel bir şiir yazılmadığını’ söylediler. (Bahsettiği şairler çok tanınmış şairlerdi) Çınarlı üzüntüyle Köşk’ten ayrılıyor. Bir saat sonra İlhan Geçer’le karşılaşıyor. Ona olayı anlatıyor. İlhan Geçer, “Vay sahtekârlar vay” diyor. “Falan şair şimdi yanımdan ayrıldı. Munis Faik’in kendilerine okuduğu şiirden bahsedip, hiçbir şeye benzemediğini söylüyor, alay edip duruyordu.” Eleştiri kültürü; bilgili, özgüvenli ve ahlaklı olmayı gerektiriyor. Bu kültür yerleşmeyince kusurlar, yanlışlar hep hasıraltı ediliyor. Dolayısıyla iki yüzlü, güvensiz bir ilişki biçimi doğuyor. Sanat ve edebiyat, eleştirinin sağlıklı işlemediği yerde gelişmiyor. Eleştiri kültürü gelişmeyince hukukta bundan payını alıyor. Her eleştiri kişisel bir saldırı gibi algılanıyor. Eleştiriyi bilmeyen toplum onu bir suç gibi görmeye başlıyor. Özellikle güçlü olanlara karşı yapılan eleştiri hapis cezasının sebebi haline geliyor. Bu nedenle eleştiride bulunmak suç gibi düşünüldüğünden herkes birbirinden korkuyor. Zarar görmemek için eleştiri yerini alkışa, övgüye, dalkavukluğa bırakıyor. Mussolini ile ilgili bir hikâye anlatılır. 1922-1943 yılları arasında İtalya Krallığı Başbakanı, 1943-1945 yılları arasında İtalya Sosyalist Cumhuriyeti'nin Devlet Başkanı Mussolini bir kasabadan geçerken otomobili arızalanır, arızanın giderilmesi için birkaç saat o bölgede geçirmek zorunda kalır. Vaktini değerlendirmek ve sıkılmamak için elbisesini değiştirir ve sinemaya gider. Film başlamadan önce Mussolini’nin görüntüsü perdeye yansır. Herkes ayağa kalkar ve alkışlamaya başlar. Mussolini ayağa kalkmaz ve oturmaya devam eder. Sinema sahibi korku içinde gelir. Mussolini'nin omuzuna dokunur. "Hepimiz burada seninle aynı fikirdeyiz. Ama Mussolini ve adamlarından zarar görmek istemiyorsan derhal ayağa kalk" Diktatörlüklerde sadece eleştirmek suç değil, alkışlamamak da suçtur. Hatta alkışlarken alkışı kesmek bile suçtur. Stalin’le ilgili bir Aleksandr Soljenit’in naklettiği bir hikâye vardır. Moskova’da bir yerel parti kongresi yapılıyordu. Eski sekreter tutuklanmış yerine geçen yeni sekreter kongrenin başkanlığını yürütüyordu. Kongrenin sonunda Yoldaş Stalin hakkında tezahürat çağrısı yapıldı. Herkes ayağa kalktı, salon alkış sesleriyle çınladı. Alkış dalgası üç, dört, beş dakika boyunca devam etti. Kollar havada yorulmuş avuç içleri acımaya başlamıştı. Alkış uzadıkça sabır zorlanıyor ama kimse alkışı kesmeyi göze alamıyordu. On bir dakika sonra kâğıt fabrikası müdürü, bir iş adamı ciddiyetiyle yerine oturdu. Alkıştan yorulmuş ancak alkışı kesmeye cesaret edemeyen kalabalık bir anda alkışı durdurdu ve oturmaya başladı. Fabrika müdürü affedilmez bir günah işlemişti. Bağımsız davranmış, egemenlerin sürüleştirdiği kalabalığa kötü örnek olmuştu. Aynı gece tutuklandı, mizansen bir suçla 10 yıl hapse mahkûm oldu. Sorgu yargıcı, fabrika müdürüne üstüne basa basa şunu hatırlattı: “Hiçbir zaman alkışı durduran ilk kişi olmayacaksın.” Kısaca, başlıkta dediğimiz gibi eleştiri kültürü yoksa ahlak da yok hukuk da. Av. Durdu GÜNEŞ
Geçen gün Av. Hasan Yücel’in bürosunda, üniversite edebiyat hocası Hüseyin Özbay, Yazar yönetmen Aslan Küçükyıldız, Azerbaycanlı Şair Lamiya Shirvanzada ile edebiyat sohbeti yaptık. Hüseyin Özbay, bir grup tarafından çıkarılan bir kitabı eleştirdi. Edebiyat bakımından kayda değer eleştirilerdi. Sözlerine şunu ekledi. “Ne yazık ki bu eleştirileri kitabı yazanlara karşı yapamıyorum. Eleştiri kültürü olmadığı için yaptığım her eleştirinin kişisel bir saldırı gibi algılanacağından ve insani ilişkilerimizin bozulacağından çekiniyorum.” Hüseyin Özbay’ın bu tavrı aslında toplum olarak genel tavrımızdır. Eleştiri kültürü yerleşmediğinden kimse kimseye gerçeği söyleyemiyor. Kusurlar, yanlışlıklar alkışlanıyor ve övülüyor. Herkes birbirine iyi görününce, dalkavukluk karakter halini alırken, diğer taraftan da gerçekler dedikodu şeklinde yayılıp güvensiz bir ortam oluşturuyor. Bir meclisten kalkıp ayrıldığınızda, arkanızdan konuşulması olağan hale geliyor. Görünüşte herkes canciğer kuzu sarması, gerçekte ise herkes birbirinin kusurlarını kapı arkalarında yayan kişi oluyor. Mehmet Çınarlı, Sanatçı Dostlarım isimli kitabında anılarını anlatmaktadır. Munis Faik Ozansoy’la yaşadığı bir anekdot, eleştiri kültürümüzün sorunlu olduğuna ışık tutmaktadır.
Şair Munis Faik Ozansoy dönemim Cumhurbaşkanlığı Genel Sekteridir. Aynı dönemde şair Mehmet Çınarlı ise Maliye Bakanlığında şube müdürüdür. Ozansoy, Çınarlı’ya telefon ederek, yeni bir şiir yazdığını, şiirini telefonda değil bizzat dinlemesini söylüyor. Araba göndererek Çınarlı’nın Köşk’e gelmesini sağlıyor. Hece vezniyle yazılmış üç kıtalık şiirini okuyor. Övgü bekliyor, ancak Çınarlı şiirde bir özellik göremediği için hafif ve istemez bir sesle “güzel” diyor.
Ozansoy durumdan memnun kalmıyor, çağırdığına pişman olduğunu hissettirerek, “Bu şiiri biraz önce falan, filan şairlere okudum ‘Hece vezninde şimdiye kadar bu derece güzel bir şiir yazılmadığını’ söylediler. (Bahsettiği şairler çok tanınmış şairlerdi)
Çınarlı üzüntüyle Köşk’ten ayrılıyor. Bir saat sonra İlhan Geçer’le karşılaşıyor. Ona olayı anlatıyor. İlhan Geçer, “Vay sahtekârlar vay” diyor. “Falan şair şimdi yanımdan ayrıldı. Munis Faik’in kendilerine okuduğu şiirden bahsedip, hiçbir şeye benzemediğini söylüyor, alay edip duruyordu.”
Eleştiri kültürü; bilgili, özgüvenli ve ahlaklı olmayı gerektiriyor. Bu kültür yerleşmeyince kusurlar, yanlışlar hep hasıraltı ediliyor. Dolayısıyla iki yüzlü, güvensiz bir ilişki biçimi doğuyor. Sanat ve edebiyat, eleştirinin sağlıklı işlemediği yerde gelişmiyor.
Eleştiri kültürü gelişmeyince hukukta bundan payını alıyor. Her eleştiri kişisel bir saldırı gibi algılanıyor. Eleştiriyi bilmeyen toplum onu bir suç gibi görmeye başlıyor. Özellikle güçlü olanlara karşı yapılan eleştiri hapis cezasının sebebi haline geliyor. Bu nedenle eleştiride bulunmak suç gibi düşünüldüğünden herkes birbirinden korkuyor. Zarar görmemek için eleştiri yerini alkışa, övgüye, dalkavukluğa bırakıyor.
Mussolini ile ilgili bir hikâye anlatılır.
1922-1943 yılları arasında İtalya Krallığı Başbakanı, 1943-1945 yılları arasında İtalya Sosyalist Cumhuriyeti'nin Devlet Başkanı Mussolini bir kasabadan geçerken otomobili arızalanır, arızanın giderilmesi için birkaç saat o bölgede geçirmek zorunda kalır. Vaktini değerlendirmek ve sıkılmamak için elbisesini değiştirir ve sinemaya gider.
Film başlamadan önce Mussolini’nin görüntüsü perdeye yansır. Herkes ayağa kalkar ve alkışlamaya başlar. Mussolini ayağa kalkmaz ve oturmaya devam eder. Sinema sahibi korku içinde gelir. Mussolini'nin omuzuna dokunur. "Hepimiz burada seninle aynı fikirdeyiz. Ama Mussolini ve adamlarından zarar görmek istemiyorsan derhal ayağa kalk"
Diktatörlüklerde sadece eleştirmek suç değil, alkışlamamak da suçtur. Hatta alkışlarken alkışı kesmek bile suçtur. Stalin’le ilgili bir Aleksandr Soljenit’in naklettiği bir hikâye vardır.
Moskova’da bir yerel parti kongresi yapılıyordu. Eski sekreter tutuklanmış yerine geçen yeni sekreter kongrenin başkanlığını yürütüyordu. Kongrenin sonunda Yoldaş Stalin hakkında tezahürat çağrısı yapıldı. Herkes ayağa kalktı, salon alkış sesleriyle çınladı.
Alkış dalgası üç, dört, beş dakika boyunca devam etti. Kollar havada yorulmuş avuç içleri acımaya başlamıştı. Alkış uzadıkça sabır zorlanıyor ama kimse alkışı kesmeyi göze alamıyordu.
On bir dakika sonra kâğıt fabrikası müdürü, bir iş adamı ciddiyetiyle yerine oturdu. Alkıştan yorulmuş ancak alkışı kesmeye cesaret edemeyen kalabalık bir anda alkışı durdurdu ve oturmaya başladı.
Fabrika müdürü affedilmez bir günah işlemişti. Bağımsız davranmış, egemenlerin sürüleştirdiği kalabalığa kötü örnek olmuştu. Aynı gece tutuklandı, mizansen bir suçla 10 yıl hapse mahkûm oldu.
Sorgu yargıcı, fabrika müdürüne üstüne basa basa şunu hatırlattı: “Hiçbir zaman alkışı durduran ilk kişi olmayacaksın.”
Kısaca, başlıkta dediğimiz gibi eleştiri kültürü yoksa ahlak da yok hukuk da.
Av. Durdu GÜNEŞ
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 621264
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.