Günümüz dünyasında ülkeler; gökyüzüne uzanan gökdelenlerle, kıtaları birbirine bağlayan köprülerle ve sınır tanımayan teknolojik devrimlerle inşa ediliyor. Ancak bir ülkeyi "mamur" kılan sadece taş, toprak ve çelik değildir. Bir milleti gerçekten var eden, -onu ayakta tutan asıl kolonlar- kültürel değerler, milli şuur ve sarsılmaz ahlaki temellerdir. Ne yazık ki, maddi kalkınmanın hızıyla manevi olgunlaşmanın yavaşlığı arasındaki makas her geçen gün biraz daha açılıyor. Teknoloji sayesinde bugün Mars’ın yüzeyini evimizdeki koltuktan izleyebiliyor, okyanusun binlerce metre altındaki gizemlere tanıklık edebiliyoruz. Fakat acı bir paradoksla karşı karşıyayız: Göklerin katmanlarına ulaşan insan, yan dairesindeki komşusunun kapısını çalmaktan aciz hale gelmiştir. Sanal dünyada binlerce "arkadaşı" olan birey, gerçek dünyada en tatlı sevincini paylaşacak ya da en derin kederinde omzuna yaslanacak bir dost bulmakta zorlanıyor. Komşusu açken tok yatanın utandığı bir medeniyetten, komşusunun ne yediğine sadece sosyal medyadan "beğeni" atmak veya kıskanmak için bakan bir topluma dönüşmek, sosyal yabancılaşmanın en uç noktasıdır. Bu yabancılaşma sadece mesafe ile değil, üslup ile de derinleşiyor. Ekranın arkasına saklanmanın verdiği o sahte cesaretle, muhatabımızın gözlerine baksak asla kurmayacağımız cümleleri fütursuzca sarf eder olduk. Nezaket, sadece yüz yüze bir karşılaşma değil, klavye başında da verilmesi gereken bir karakter sınavıdır. Oysa bugün dijital mecralar, gönül yıkmanın en kolay, gönül yapmanın ise en nadir olduğu alanlara dönüştü. Mevlana’nın dediği gibi: Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir. Bugün aynı dili konuşuyoruz ama duygularımız dijital ekranların soğukluğunda donuyor. Akrabalık bağları "geleneksel bir yük" gibi görülmeye başlanırken, kuşaklar arasındaki anlayış mesafesi adeta bir uçuruma dönüşüyor. Toplumsal ilişkilerimizde samimiyetin yerini ne yazık ki "statü odaklı nezaket" aldı. İnsanlar artık birbirlerinin kalbine değil, unvanına, makamına ve cüzdanına göre selam verir hale geldi. Oysa gerçek sevgi ve hürmet, kişinin toplumsal konumundan bağımsız olarak, sadece "insan" olduğu için gösterilmelidir. Ticaret hayatımızda ise dürüstlük, yerini "maksimum kâr" hırsına bıraktı. Şeyh Edebali’nin "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturu, yerini "çıkarını koru ki ayakta kalasın" anlayışına terk etti. Alışverişte yalanın sıradanlaşması, aslında sadece bir ekonomik sorun değil, bir karakter aşınmasıdır. Üstelik bu hırs sadece insanı değil, eşyayı ve tabiatı da nesneleştirdi. Eskiler "incitme" derken sadece insanı değil, karıncayı, ağacı ve toprağı da kastediyordu. Bugünün modern insanı ise doğayı bir emanet değil, sınırsızca sömürülecek bir kaynak olarak görüyor. Maddi hırslarımız uğruna nehirlerin rengini, toprağın bereketini ve gökyüzünün berraklığını feda ederken, aslında geleceğimizin nefesini kestiğimizi fark edemiyoruz. Bir toplumda adaletin terazisi bozulduğunda, o toplumun vicdanı da kararmaya başlar. Hak etmediği makamlara gelmeyi başarı sayan, başkasının hakkını gasp etmekten çekinmeyen bireyler çoğaldığında, liyakat ve güven duygusu yok olur. Bütün bu yozlaşmanın temelinde, insani değerlerin sadece teoride kalması, hayatın pratik alanına taşınamaması yatmaktadır. Bir toplumu yeniden ayağa kaldıracak olan şey; merhameti menfaatin; dürüstlüğü kârın; vefayı ise konforun önüne koyabilmektir. Reçete yanlış olursa şifa gelmez hatta yeni hastalıklar gelir. Özümsemediğimiz, yaşantımızın bir parçası haline gelmeyen hiçbir güzellik bize ait değildir. Dışımızdaki bir değerdir. Bir beyitimde de ifade etmeye çalıştığım gibi: İnsanlık anlık değil ömür boyu her demdir İnsanlığı yücelten edep, ahlak, erdemdir Geleceği sadece mühendislerle ve yazılımcılarla değil; aynı zamanda dürüst tüccarlarla, komşusunun halinden anlayan komşularla ve büyüklerine hürmet duyan gençlerle inşa etmeliyiz. Binalarımız yükselirken, karakterimiz alçalmamalıdır. İmam Gazali uyarır: "Hırs seni kul etmesin, Allah seni özgür yaratmıştır." İnsani değerler, aslında insanı eşyanın ve arzularının kölesi olmaktan kurtaran bir özgürlük beyannamesidir. Sözün özü; bir toplumun zenginliği, yollarının kalitesiyle değil, o yollarda yürüyen insanların birbirine verdiği selamın samimiyetiyle ölçülür. Maddi kalkınma vücudun gıdasıysa, manevi değerler ruhun nefesidir. Nefesi kesilen bir bedenin ne kadar görkemli göründüğünün hiçbir önemi yoktur sevgili dostlar… Prof. Dr. Abdulkadir Güllü İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Günümüz dünyasında ülkeler; gökyüzüne uzanan gökdelenlerle, kıtaları birbirine bağlayan köprülerle ve sınır tanımayan teknolojik devrimlerle inşa ediliyor. Ancak bir ülkeyi "mamur" kılan sadece taş, toprak ve çelik değildir. Bir milleti gerçekten var eden, -onu ayakta tutan asıl kolonlar- kültürel değerler, milli şuur ve sarsılmaz ahlaki temellerdir. Ne yazık ki, maddi kalkınmanın hızıyla manevi olgunlaşmanın yavaşlığı arasındaki makas her geçen gün biraz daha açılıyor.
Teknoloji sayesinde bugün Mars’ın yüzeyini evimizdeki koltuktan izleyebiliyor, okyanusun binlerce metre altındaki gizemlere tanıklık edebiliyoruz. Fakat acı bir paradoksla karşı karşıyayız: Göklerin katmanlarına ulaşan insan, yan dairesindeki komşusunun kapısını çalmaktan aciz hale gelmiştir. Sanal dünyada binlerce "arkadaşı" olan birey, gerçek dünyada en tatlı sevincini paylaşacak ya da en derin kederinde omzuna yaslanacak bir dost bulmakta zorlanıyor.
Komşusu açken tok yatanın utandığı bir medeniyetten, komşusunun ne yediğine sadece sosyal medyadan "beğeni" atmak veya kıskanmak için bakan bir topluma dönüşmek, sosyal yabancılaşmanın en uç noktasıdır.
Bu yabancılaşma sadece mesafe ile değil, üslup ile de derinleşiyor. Ekranın arkasına saklanmanın verdiği o sahte cesaretle, muhatabımızın gözlerine baksak asla kurmayacağımız cümleleri fütursuzca sarf eder olduk. Nezaket, sadece yüz yüze bir karşılaşma değil, klavye başında da verilmesi gereken bir karakter sınavıdır. Oysa bugün dijital mecralar, gönül yıkmanın en kolay, gönül yapmanın ise en nadir olduğu alanlara dönüştü.
Mevlana’nın dediği gibi: Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.
Bugün aynı dili konuşuyoruz ama duygularımız dijital ekranların soğukluğunda donuyor. Akrabalık bağları "geleneksel bir yük" gibi görülmeye başlanırken, kuşaklar arasındaki anlayış mesafesi adeta bir uçuruma dönüşüyor.
Toplumsal ilişkilerimizde samimiyetin yerini ne yazık ki "statü odaklı nezaket" aldı. İnsanlar artık birbirlerinin kalbine değil, unvanına, makamına ve cüzdanına göre selam verir hale geldi. Oysa gerçek sevgi ve hürmet, kişinin toplumsal konumundan bağımsız olarak, sadece "insan" olduğu için gösterilmelidir.
Ticaret hayatımızda ise dürüstlük, yerini "maksimum kâr" hırsına bıraktı. Şeyh Edebali’nin "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturu, yerini "çıkarını koru ki ayakta kalasın" anlayışına terk etti. Alışverişte yalanın sıradanlaşması, aslında sadece bir ekonomik sorun değil, bir karakter aşınmasıdır.
Üstelik bu hırs sadece insanı değil, eşyayı ve tabiatı da nesneleştirdi. Eskiler "incitme" derken sadece insanı değil, karıncayı, ağacı ve toprağı da kastediyordu. Bugünün modern insanı ise doğayı bir emanet değil, sınırsızca sömürülecek bir kaynak olarak görüyor. Maddi hırslarımız uğruna nehirlerin rengini, toprağın bereketini ve gökyüzünün berraklığını feda ederken, aslında geleceğimizin nefesini kestiğimizi fark edemiyoruz.
Bir toplumda adaletin terazisi bozulduğunda, o toplumun vicdanı da kararmaya başlar. Hak etmediği makamlara gelmeyi başarı sayan, başkasının hakkını gasp etmekten çekinmeyen bireyler çoğaldığında, liyakat ve güven duygusu yok olur.
Bütün bu yozlaşmanın temelinde, insani değerlerin sadece teoride kalması, hayatın pratik alanına taşınamaması yatmaktadır. Bir toplumu yeniden ayağa kaldıracak olan şey; merhameti menfaatin; dürüstlüğü kârın; vefayı ise konforun önüne koyabilmektir.
Reçete yanlış olursa şifa gelmez hatta yeni hastalıklar gelir. Özümsemediğimiz, yaşantımızın bir parçası haline gelmeyen hiçbir güzellik bize ait değildir. Dışımızdaki bir değerdir. Bir beyitimde de ifade etmeye çalıştığım gibi:
İnsanlık anlık değil ömür boyu her demdir İnsanlığı yücelten edep, ahlak, erdemdir
Geleceği sadece mühendislerle ve yazılımcılarla değil; aynı zamanda dürüst tüccarlarla, komşusunun halinden anlayan komşularla ve büyüklerine hürmet duyan gençlerle inşa etmeliyiz. Binalarımız yükselirken, karakterimiz alçalmamalıdır.
İmam Gazali uyarır: "Hırs seni kul etmesin, Allah seni özgür yaratmıştır." İnsani değerler, aslında insanı eşyanın ve arzularının kölesi olmaktan kurtaran bir özgürlük beyannamesidir.
Sözün özü; bir toplumun zenginliği, yollarının kalitesiyle değil, o yollarda yürüyen insanların birbirine verdiği selamın samimiyetiyle ölçülür. Maddi kalkınma vücudun gıdasıysa, manevi değerler ruhun nefesidir. Nefesi kesilen bir bedenin ne kadar görkemli göründüğünün hiçbir önemi yoktur sevgili dostlar…
Prof. Dr. Abdulkadir Güllü İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 625445
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.