Yazıyla kayda geçirilmiş, kazıyla gün yüzüne çıkarılmış, sözün büyüsüyle donanmış ve imarın görkemiyle yükselmiş olan insanlık tarihi; bir yanda keşiflerin ve sanatsal dehaların eşsiz destanı, diğer yanda ise gücün, tahakkümün ve dinmek bilmeyen bir mağrur hırsın kanlı savaş meydanıdır. Özellikle savaş tarafı; teknolojik üstünlük, ekonomik ambargolar ve kültürel asimilasyon silahlarıyla yürütülmektedir. Başını ABD, Rusya ve Çin gibi devlerin çektiği bu taraf; durmayan ve durdurulamayan hırslarıyla, özellikle az gelişmiş ülkeleri huzur ikliminden uzaklaştırmakta ve bir belirsizlik girdabına sürüklemektedir. Bu büyük devletlerin rekabeti sadece bir gelişmişlik yarışı değil, aynı zamanda yerkürede ve uzayda bir alan parselleme mücadelesidir. Teknolojideki her yeni adım, ekonomideki her büyüme, zayıf olanı korumak yerine onu bir şekilde etkisizleştirme veya yutma amacı taşımaktadır. Güçlü devletler, sınır komşularını birer arka bahçe görerek kendi bünyelerine katmaya ya da siyasal olarak esir almaya çalışmaktadır. Potansiyel tehlike sayılan uzaktaki rakipler ise daha fazla büyümeden; ekonomik yaptırımlar veya demokrasi götürme adı altındaki askeri müdahalelerle kontrol altında tutulmaktadır. Avrupa'nın geçmişte özellikle Afrika'da uyguladığı fiziksel sömürgecilik, bugün yerini finansal borçlandırma ve kaynak yönetimi üzerinden yürütülen daha rafine bir sömürüye bırakmıştır. İngiltere’nin hâlâ üzerinde güneş batmayan imparatorluk olma arzusu da gerçekliğini korumaktadır. İsrail, ideolojik hedefleri doğrultusunda uluslararası finans ve siyaset kanallarını etkin bir şekilde kullanarak, ABD üzerindeki etkisini maksimize etmekte ve küresel düzeni kendi çıkarları çerçevesinde dönüştürmeye çalışmaktadır. Madalyonun karanlık bir yüzü de maalesef çoğunlukla Müslümanların yaşadığı ülkelerde karşımıza çıkmaktadır. Halkı Müslüman olan birçok ülkede devlet gücü; yöneticilerde saltanat, halkta ise sefalet olarak tezahür etmektedir. Ayrıca devletin gücü, yönetimin gücü olarak halkına karşı bir tehdit aracı ve baskı unsuru haline getirilmektedir. Dünyanın en büyük zenginliklerini ellerinde tutan belirli elit tabakalar, kurdukları şatafatlı saltanat düzenini korumak için halkı korkutmayı, susturmayı ve sindirmeyi bir yönetim biçimi olarak benimsemektedir. Zayıf ve güçsüz insanların onurunun hiçe sayıldığı, onların varlığının zenginlerin konforu ve zevki için araç yapıldığı bu sistemde teknoloji ve askeri güç, yöneticilerin zapt edilemez hırslarıyla birleştiğinde acımasız birer sopaya dönüşmektedir. Kendi halkına adam yerine koymama tavrıyla yaklaşan yapılar, aslında küresel huzursuzluğun müsebbipleridir. Çünkü içeride adaleti sağlayamayan bir gücün, dünyaya barış getirmesi gerçeğe aykırıdır. Bu karamsar tablo içinde huzur nerede ve nasıl gelecek sorusu elbette önem kazanmaktadır. Bir sistemde güven, sadece güçlünün lütfu olduğu sürece gerçek bir barıştan ve huzurdan söz edilemez. Dünyaya düzen ve huzurun gelmesi ancak bu işi yürekten istemekle ve bazı şartları yerine getirmekle mümkündür. Bu şartların olmazsa olmaz gereklilikler olduğu görülmelidir. Bunların birincisi, gücün ahlakla terbiye edilmesidir. Güç, tek başına bir değer değildir. Eğer teknolojik ve ekonomik imkânlar insanlığın ortak refahı yerine birer tehdit aracı olarak kullanılıyorsa, bu ilerleme değil yıkımdır. Gücün, evrensel ahlaki değerlerle dizginlenmesi şarttır. Bir diğer evrensel gereklilik, eşitlikçi uluslararası hukukun anlaşılması ve uygulanmasıdır. Büyük balığın küçük balığı yediği değil, her devletin egemenliğinin gerçekten dokunulmaz olduğu, ayrımcılıktan ve gizli ajandalardan arınmış bir hukuk düzeni inşa edilmelidir. Üçüncüsü en geneli ve belki de en zoru; konunun asıl muhatabı olan insanın, yaratılış felsefesi esas alınarak insan kardeşliği büyük paydasında merkeze alınmasıdır. Yöneticilerin kendi saltanatları için halklarını birer araç olarak görmekten vazgeçmesi, “insanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunun küresel bir ilke haline gelmesidir. Bir devletin yönetim kalitesinin en görünür göstergesi, sınır kapılarındaki hareketliliğin yönüdür. İnsanların seyahat imkânları arttıkça başka diyarlara göçme ve oralarda yerleşme tercihleri, aslında birer siyasi pusula işlevi görür. Evrensel bir hakikatle yüzleşmek gerekirse; gerçek anlamda iyi bir yönetim, vatandaşlarını demir parmaklıklarla veya ekonomik prangalarla değil, onların serbest iradelerini onurlandırarak vatanında tutabilen yönetimdir. Unutulmamalıdır ki baskının her türlüsü insan fıtratına aykırıdır; sevimsizdir ve ruhu daraltan beyhude bir çabadır. İnsanlığın ulaşabileceği en yüce zihinsel evrim, zorbalığın gereksizliğini idrak etmek ve özgürlüğün ekmek kadar kutsal bir ihtiyaç olduğunu kavramaktır. Zira rızaya dayanmayan hiçbir düzen, kötü anılmaktan kurtulamamıştır. Bugün tanıklık ettiğimiz küresel sarsıntılar, özellikle Orta Doğu denklemi ve Amerika-İsrail-İran hattındaki gerilimler, tahribatlar ve akıtılan kanlar; dünya bana geniş sana dar olmalı, felsefesinin arka planındaki ayrımcılık hesaplarının birer sonucudur. Sevgiyi ve erdemi önceleyen şahsiyetlerin yerini; sevgisiz, saygısız, doyumsuz, acımasız ve insani değerlerden nasipsiz figürler aldıkça, iyilerin ve iyiliklerin boşluğu artacak; kötülerin ve kötülüklerin de etkisi çoğalacaktır. Bugün kendi halinde olan, güçsüz veya az gelişmiş olan ülkelerden talep edilen stratejik tavizlerin arkasında fırsatçılık, kurnazlık veya zorbalık olduğu daha net görülmektedir. Haksız talepler, dizginlenemeyen arzular ve adaletsiz paylaşımlar, sadece bugünü değil, geleceğin barış imkânlarını da ipotek altına almaktadır. Bu jeopolitik satrançta kaybeden, her zaman olduğu gibi huzura susamış masum halklar olmaktadır. Ezcümle; dünya, hırsların ve öfkelerin yönettiği bir arenadan adaletin ve adil paylaşımın esas olduğu bir yuvaya dönüşmediği sürece huzur bir seraptan ibaret kalacaktır. Gerçek huzur, teknolojinin silahlaştığı değil, yaraların sarıldığı bir dünyada filizlenecektir. Hiç şüphesiz bunlar; empati yapmayı bilen, karşısındakini değerli sayan, insani değerleri temayüz etmiş seçkin insanların etkili olmalarıyla mümkün olacaktır. Bu zehirli güçlerin panzehiri; ahlak, insaf, vicdan ile donanmış, insani değerlerle barışık, gücü ve bilimi insanlığın faydasına yönlendirebilen, meşruiyetten kopmayan, gizli ve açık ahlak dışı sapıklıklardan uzak duran, sorumlu oldukları kanuna saygı gösteren ve samimi olarak inanıyorlarsa yüce Allah’ın emir ve yasaklarını doğru anlayıp topluma faydalı salih ameller işleyen insanları yetkili, etkili ve güçlü yapabilmektir. Seçme ve tercih hakkımızı her zaman ehliyetten, liyakattan yana, iyi ve faydalı insan sıfatını haiz olanlara kullanabilmektir... Prof. Dr. Abdulkadir Güllü İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Yazıyla kayda geçirilmiş, kazıyla gün yüzüne çıkarılmış, sözün büyüsüyle donanmış ve imarın görkemiyle yükselmiş olan insanlık tarihi; bir yanda keşiflerin ve sanatsal dehaların eşsiz destanı, diğer yanda ise gücün, tahakkümün ve dinmek bilmeyen bir mağrur hırsın kanlı savaş meydanıdır. Özellikle savaş tarafı; teknolojik üstünlük, ekonomik ambargolar ve kültürel asimilasyon silahlarıyla yürütülmektedir. Başını ABD, Rusya ve Çin gibi devlerin çektiği bu taraf; durmayan ve durdurulamayan hırslarıyla, özellikle az gelişmiş ülkeleri huzur ikliminden uzaklaştırmakta ve bir belirsizlik girdabına sürüklemektedir.
Bu büyük devletlerin rekabeti sadece bir gelişmişlik yarışı değil, aynı zamanda yerkürede ve uzayda bir alan parselleme mücadelesidir. Teknolojideki her yeni adım, ekonomideki her büyüme, zayıf olanı korumak yerine onu bir şekilde etkisizleştirme veya yutma amacı taşımaktadır.
Güçlü devletler, sınır komşularını birer arka bahçe görerek kendi bünyelerine katmaya ya da siyasal olarak esir almaya çalışmaktadır. Potansiyel tehlike sayılan uzaktaki rakipler ise daha fazla büyümeden; ekonomik yaptırımlar veya demokrasi götürme adı altındaki askeri müdahalelerle kontrol altında tutulmaktadır.
Avrupa'nın geçmişte özellikle Afrika'da uyguladığı fiziksel sömürgecilik, bugün yerini finansal borçlandırma ve kaynak yönetimi üzerinden yürütülen daha rafine bir sömürüye bırakmıştır. İngiltere’nin hâlâ üzerinde güneş batmayan imparatorluk olma arzusu da gerçekliğini korumaktadır.
İsrail, ideolojik hedefleri doğrultusunda uluslararası finans ve siyaset kanallarını etkin bir şekilde kullanarak, ABD üzerindeki etkisini maksimize etmekte ve küresel düzeni kendi çıkarları çerçevesinde dönüştürmeye çalışmaktadır.
Madalyonun karanlık bir yüzü de maalesef çoğunlukla Müslümanların yaşadığı ülkelerde karşımıza çıkmaktadır. Halkı Müslüman olan birçok ülkede devlet gücü; yöneticilerde saltanat, halkta ise sefalet olarak tezahür etmektedir. Ayrıca devletin gücü, yönetimin gücü olarak halkına karşı bir tehdit aracı ve baskı unsuru haline getirilmektedir.
Dünyanın en büyük zenginliklerini ellerinde tutan belirli elit tabakalar, kurdukları şatafatlı saltanat düzenini korumak için halkı korkutmayı, susturmayı ve sindirmeyi bir yönetim biçimi olarak benimsemektedir.
Zayıf ve güçsüz insanların onurunun hiçe sayıldığı, onların varlığının zenginlerin konforu ve zevki için araç yapıldığı bu sistemde teknoloji ve askeri güç, yöneticilerin zapt edilemez hırslarıyla birleştiğinde acımasız birer sopaya dönüşmektedir. Kendi halkına adam yerine koymama tavrıyla yaklaşan yapılar, aslında küresel huzursuzluğun müsebbipleridir. Çünkü içeride adaleti sağlayamayan bir gücün, dünyaya barış getirmesi gerçeğe aykırıdır.
Bu karamsar tablo içinde huzur nerede ve nasıl gelecek sorusu elbette önem kazanmaktadır. Bir sistemde güven, sadece güçlünün lütfu olduğu sürece gerçek bir barıştan ve huzurdan söz edilemez. Dünyaya düzen ve huzurun gelmesi ancak bu işi yürekten istemekle ve bazı şartları yerine getirmekle mümkündür. Bu şartların olmazsa olmaz gereklilikler olduğu görülmelidir.
Bunların birincisi, gücün ahlakla terbiye edilmesidir. Güç, tek başına bir değer değildir. Eğer teknolojik ve ekonomik imkânlar insanlığın ortak refahı yerine birer tehdit aracı olarak kullanılıyorsa, bu ilerleme değil yıkımdır. Gücün, evrensel ahlaki değerlerle dizginlenmesi şarttır.
Bir diğer evrensel gereklilik, eşitlikçi uluslararası hukukun anlaşılması ve uygulanmasıdır. Büyük balığın küçük balığı yediği değil, her devletin egemenliğinin gerçekten dokunulmaz olduğu, ayrımcılıktan ve gizli ajandalardan arınmış bir hukuk düzeni inşa edilmelidir.
Üçüncüsü en geneli ve belki de en zoru; konunun asıl muhatabı olan insanın, yaratılış felsefesi esas alınarak insan kardeşliği büyük paydasında merkeze alınmasıdır. Yöneticilerin kendi saltanatları için halklarını birer araç olarak görmekten vazgeçmesi, “insanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunun küresel bir ilke haline gelmesidir.
Bir devletin yönetim kalitesinin en görünür göstergesi, sınır kapılarındaki hareketliliğin yönüdür. İnsanların seyahat imkânları arttıkça başka diyarlara göçme ve oralarda yerleşme tercihleri, aslında birer siyasi pusula işlevi görür. Evrensel bir hakikatle yüzleşmek gerekirse; gerçek anlamda iyi bir yönetim, vatandaşlarını demir parmaklıklarla veya ekonomik prangalarla değil, onların serbest iradelerini onurlandırarak vatanında tutabilen yönetimdir.
Unutulmamalıdır ki baskının her türlüsü insan fıtratına aykırıdır; sevimsizdir ve ruhu daraltan beyhude bir çabadır.
İnsanlığın ulaşabileceği en yüce zihinsel evrim, zorbalığın gereksizliğini idrak etmek ve özgürlüğün ekmek kadar kutsal bir ihtiyaç olduğunu kavramaktır. Zira rızaya dayanmayan hiçbir düzen, kötü anılmaktan kurtulamamıştır.
Bugün tanıklık ettiğimiz küresel sarsıntılar, özellikle Orta Doğu denklemi ve Amerika-İsrail-İran hattındaki gerilimler, tahribatlar ve akıtılan kanlar; dünya bana geniş sana dar olmalı, felsefesinin arka planındaki ayrımcılık hesaplarının birer sonucudur. Sevgiyi ve erdemi önceleyen şahsiyetlerin yerini; sevgisiz, saygısız, doyumsuz, acımasız ve insani değerlerden nasipsiz figürler aldıkça, iyilerin ve iyiliklerin boşluğu artacak; kötülerin ve kötülüklerin de etkisi çoğalacaktır.
Bugün kendi halinde olan, güçsüz veya az gelişmiş olan ülkelerden talep edilen stratejik tavizlerin arkasında fırsatçılık, kurnazlık veya zorbalık olduğu daha net görülmektedir. Haksız talepler, dizginlenemeyen arzular ve adaletsiz paylaşımlar, sadece bugünü değil, geleceğin barış imkânlarını da ipotek altına almaktadır. Bu jeopolitik satrançta kaybeden, her zaman olduğu gibi huzura susamış masum halklar olmaktadır.
Ezcümle; dünya, hırsların ve öfkelerin yönettiği bir arenadan adaletin ve adil paylaşımın esas olduğu bir yuvaya dönüşmediği sürece huzur bir seraptan ibaret kalacaktır. Gerçek huzur, teknolojinin silahlaştığı değil, yaraların sarıldığı bir dünyada filizlenecektir. Hiç şüphesiz bunlar; empati yapmayı bilen, karşısındakini değerli sayan, insani değerleri temayüz etmiş seçkin insanların etkili olmalarıyla mümkün olacaktır.
Bu zehirli güçlerin panzehiri; ahlak, insaf, vicdan ile donanmış, insani değerlerle barışık, gücü ve bilimi insanlığın faydasına yönlendirebilen, meşruiyetten kopmayan, gizli ve açık ahlak dışı sapıklıklardan uzak duran, sorumlu oldukları kanuna saygı gösteren ve samimi olarak inanıyorlarsa yüce Allah’ın emir ve yasaklarını doğru anlayıp topluma faydalı salih ameller işleyen insanları yetkili, etkili ve güçlü yapabilmektir. Seçme ve tercih hakkımızı her zaman ehliyetten, liyakattan yana, iyi ve faydalı insan sıfatını haiz olanlara kullanabilmektir...
Prof. Dr. Abdulkadir Güllü İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 29309
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.