Bugün sokakta, trafikte ya da sosyal medyanın o şatafatlı ve gürültülü mecralarında yankılanan tek bir hâkim ses var: Öfke. Birçok insanın birbirine ayıracak bir dakikası, ikram edecek bir tebessümü, hatta farklı bir fikre kulak verecek sabrı kalmadı. Peki, ne oldu da "yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü" diyen bir iklimden; birbirini sadece birer rakip ya da engel olarak gören bir tahammülsüzler toplumuna evrildik? Elbette bu yozlaşma onlarca sebeple ilişkilendirilebilir. Ancak meseleyi özünde kavrayabilmek adına, süreci tetikleyen temel unsurlar üzerinde yoğunlaşmak yerinde olacaktır. Ekonomik kaygılar ve nezaketin zayıflaması en göze çarpan sebeplerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsanın iç dünyasındaki huzur, dış dünyadaki güvenliğiyle doğrudan ilintilidir. Ekonomik zayıflık sadece cepleri değil, maalesef hoşgörü haznesini de boşaltıyor. Gelecek kaygısı taşıyan birey, savunma mekanizmalarını ister istemez en üst düzeye çıkarıyor. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın ifade ettiği gibi: Modern dünyada birey, her an her şeyini kaybetme korkusuyla yaşadığı için başkalarını birer kardeş değil, kendi payına göz dikmiş potansiyel tehditler olarak görüyor. Kaynakların kısıtlı olduğu algısı, yanımızdakini komşu olmaktan çıkarıp pastadaki payımıza ortak bir rakip haline getiriyor. Bu bakış açısıyla bakılan bir insana ise samimi duyguların ulaşması imkânsızlaşıyor. Bir erdem sayılan hoşgörü, maalesef bir zayıflık algısına evrilmektedir. İnsani ilişkilerin anahtarı ve erdemimizin nişanesi olan hoşgörü, bugün neredeyse insan ilişkilerinde aramıza örülen bir duvara dönüştü. Hoşgörü, artık bir nezaket kuralından ziyade bir zayıflık gibi algılanmaya başlandı. Oysa Voltaire’in o meşhur savunması bugün her zamankinden daha hayati: "Fikirlerinize katılmıyorum ama onları ifade edebilmeniz için canımı bile verebilirim." Bizler bugün bu yüksek erdemden o kadar uzağız ki, kendi sesimiz dışındaki tınılara tahammül edemiyoruz. Kendimize benzemeyeni yok saymak, onu anlamaya çalışmaktan daha kolay geliyor. Rekabet ve sosyal kıyaslama çarkı gittikçe acımasız dönmekte ve ruhları incitmektedir. Modern dünya bize sürekli sınırları zorlamamızı ve her şeyin en iyisi olmamız gerektiği fikrini pompalıyor. Bu bitmek bilmeyen yarış, insanı insana kırdıran bir çarka dönüşüyor. Thomas Hobbes’un yüzyıllar önce kurduğu o sert cümle, sanki bugünün dünyasında ete kemiğe bürünüyor: "İnsan, insanın kurdudur." Başkasının başarısını kendi başarısızlığımız, başkasının mutluluğunu kendi eksikliğimiz olarak gördüğümüz sürece, diğer insanlarla omuz omuza yürümek imkânsız hale geliyor. İnsani değerler ihmal edildikçe, öksüzleştikçe, önemsizleştirildikçe ruhlarımız katılaşıyor ve acımasızlaşıyoruz. Çözüm arayanlar için her zaman bir yol vardır; asıl çözümsüzlük, yeis içinde olmaktır. Öncelikle, içimizde büyüttüğümüz karamsarlığı ve tahammülsüzlüğü bir karakter özelliğine dönüştürmekten vazgeçmeliyiz. Bu noktada, toplumsal reçetemizin başına koymamız gereken şu beyitimi bir hayat düsturu olarak paylaşmak isterim: Bazen anlık bir sabır, kalan ömre ödüldür Bir ölüm gerekliyse kendi öfkeni öldür Zira toplumsal barışın kapısı, kişinin kendi öfkesini dizginleyebildiği o dar eşikten geçer. Kurtuluş sadece ekonomik verilerin iyileşmesinde değil; sarsılan insani değerlerin yeniden yerli yerine oturmasında aranmalıdır. Hepimizin gönlünü genişletmeye, sabrını büyütmeye ve hoşgörüsünü artırmaya ihtiyacı vardır. Hayatı daha yaşanılır kılmak istiyorsak; samimiyetle iş birliği yapmalı ve ortak bir gayretle hareket etmeliyiz. Liyakatle yönetilen bir sistem, adaletle paylaşılan bir rızık ve sevgiyle örülen bir iletişim dili; toplumsal cinnetin tek panzehiridir. Birbirimizi rakip değil, aynı gemideki yolcular olarak görmeye başladığımızda, daralan ruhlarımız yeniden nefes alacaktır. Dünya herkese yetecek kadar büyüktür; yeter ki biz birbirimize yer açmayı bilelim. Dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini, en değerli fikrin sadece bize ait olmadığını ve hepimizin ortak bir sorumlulukla bu hayatı paylaştığımızı unutmayalım. Develili Âşık Seyrani’nin şu dörtlüğü bu hakikati ne güzel özetler: Kalbini geniş tut sıkma Seyrani Rızayı Bari’den çıkma Seyrani Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrani Elinden gelirse imaret eyle Sorunlarımıza iki taraflı bakmayı öğrenmeliyiz. İlişkilerimizde sadece anlaşılmayı beklemek yerine, karşıdakini anlamayı da dikkate almalıyız. Eleştirilerimizde nezaketi ve saygıyı elden bırakmamalıyız. Ölçümüz; sadece kendi beklentilerimiz değil, sergilenen davranışın ruhunu ve felsefesini kavrayabilmek olmalıdır. Bazen şartların gereği yapılan bir tercih, dışarıdan bakıldığında bir sapma gibi görülebilir. Bu noktada sadece eylemi yapanı değil, o şartları oluşturan nedenleri de idrak etmek gerekir. Kendimiz gibi düşünmeyeni yok saydığımızda ya da fikir değiştireni değersiz gördüğümüzde, hayatın dinamik gerçeğini ıskalamış oluruz. Esas olan; doğruyu yapanı takdir, hataya düşeni ise yapıcı bir dille tenkit edebilmektir. Bu tavır, ne bir hayranlık ne de bir düşmanlık belirtisidir; sadece insan olmanın bir gereğidir. Eğer niyetler; milletin ve ülkenin menfaatinde, ortak paydada buluşmaksa, bunun imkânsız olmadığı görülecektir. Yeter ki niyetimizi halis, samimiyetimizi daim tutalım değerli dostlar… Prof. Dr. Abdulkadir GÜLLÜ İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Bugün sokakta, trafikte ya da sosyal medyanın o şatafatlı ve gürültülü mecralarında yankılanan tek bir hâkim ses var: Öfke. Birçok insanın birbirine ayıracak bir dakikası, ikram edecek bir tebessümü, hatta farklı bir fikre kulak verecek sabrı kalmadı. Peki, ne oldu da "yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü" diyen bir iklimden; birbirini sadece birer rakip ya da engel olarak gören bir tahammülsüzler toplumuna evrildik?
Elbette bu yozlaşma onlarca sebeple ilişkilendirilebilir. Ancak meseleyi özünde kavrayabilmek adına, süreci tetikleyen temel unsurlar üzerinde yoğunlaşmak yerinde olacaktır.
Ekonomik kaygılar ve nezaketin zayıflaması en göze çarpan sebeplerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsanın iç dünyasındaki huzur, dış dünyadaki güvenliğiyle doğrudan ilintilidir. Ekonomik zayıflık sadece cepleri değil, maalesef hoşgörü haznesini de boşaltıyor. Gelecek kaygısı taşıyan birey, savunma mekanizmalarını ister istemez en üst düzeye çıkarıyor. Sosyolog Zygmunt Bauman’ın ifade ettiği gibi: Modern dünyada birey, her an her şeyini kaybetme korkusuyla yaşadığı için başkalarını birer kardeş değil, kendi payına göz dikmiş potansiyel tehditler olarak görüyor. Kaynakların kısıtlı olduğu algısı, yanımızdakini komşu olmaktan çıkarıp pastadaki payımıza ortak bir rakip haline getiriyor. Bu bakış açısıyla bakılan bir insana ise samimi duyguların ulaşması imkânsızlaşıyor.
Bir erdem sayılan hoşgörü, maalesef bir zayıflık algısına evrilmektedir.
İnsani ilişkilerin anahtarı ve erdemimizin nişanesi olan hoşgörü, bugün neredeyse insan ilişkilerinde aramıza örülen bir duvara dönüştü. Hoşgörü, artık bir nezaket kuralından ziyade bir zayıflık gibi algılanmaya başlandı. Oysa Voltaire’in o meşhur savunması bugün her zamankinden daha hayati: "Fikirlerinize katılmıyorum ama onları ifade edebilmeniz için canımı bile verebilirim." Bizler bugün bu yüksek erdemden o kadar uzağız ki, kendi sesimiz dışındaki tınılara tahammül edemiyoruz. Kendimize benzemeyeni yok saymak, onu anlamaya çalışmaktan daha kolay geliyor.
Rekabet ve sosyal kıyaslama çarkı gittikçe acımasız dönmekte ve ruhları incitmektedir.
Modern dünya bize sürekli sınırları zorlamamızı ve her şeyin en iyisi olmamız gerektiği fikrini pompalıyor. Bu bitmek bilmeyen yarış, insanı insana kırdıran bir çarka dönüşüyor. Thomas Hobbes’un yüzyıllar önce kurduğu o sert cümle, sanki bugünün dünyasında ete kemiğe bürünüyor: "İnsan, insanın kurdudur." Başkasının başarısını kendi başarısızlığımız, başkasının mutluluğunu kendi eksikliğimiz olarak gördüğümüz sürece, diğer insanlarla omuz omuza yürümek imkânsız hale geliyor.
İnsani değerler ihmal edildikçe, öksüzleştikçe, önemsizleştirildikçe ruhlarımız katılaşıyor ve acımasızlaşıyoruz.
Çözüm arayanlar için her zaman bir yol vardır; asıl çözümsüzlük, yeis içinde olmaktır. Öncelikle, içimizde büyüttüğümüz karamsarlığı ve tahammülsüzlüğü bir karakter özelliğine dönüştürmekten vazgeçmeliyiz. Bu noktada, toplumsal reçetemizin başına koymamız gereken şu beyitimi bir hayat düsturu olarak paylaşmak isterim:
Bazen anlık bir sabır, kalan ömre ödüldür Bir ölüm gerekliyse kendi öfkeni öldür
Zira toplumsal barışın kapısı, kişinin kendi öfkesini dizginleyebildiği o dar eşikten geçer. Kurtuluş sadece ekonomik verilerin iyileşmesinde değil; sarsılan insani değerlerin yeniden yerli yerine oturmasında aranmalıdır.
Hepimizin gönlünü genişletmeye, sabrını büyütmeye ve hoşgörüsünü artırmaya ihtiyacı vardır. Hayatı daha yaşanılır kılmak istiyorsak; samimiyetle iş birliği yapmalı ve ortak bir gayretle hareket etmeliyiz. Liyakatle yönetilen bir sistem, adaletle paylaşılan bir rızık ve sevgiyle örülen bir iletişim dili; toplumsal cinnetin tek panzehiridir. Birbirimizi rakip değil, aynı gemideki yolcular olarak görmeye başladığımızda, daralan ruhlarımız yeniden nefes alacaktır.
Dünya herkese yetecek kadar büyüktür; yeter ki biz birbirimize yer açmayı bilelim. Dünyanın sadece bizim etrafımızda dönmediğini, en değerli fikrin sadece bize ait olmadığını ve hepimizin ortak bir sorumlulukla bu hayatı paylaştığımızı unutmayalım.
Develili Âşık Seyrani’nin şu dörtlüğü bu hakikati ne güzel özetler:
Kalbini geniş tut sıkma Seyrani Rızayı Bari’den çıkma Seyrani Gönül Beytullah’tır yıkma Seyrani Elinden gelirse imaret eyle
Sorunlarımıza iki taraflı bakmayı öğrenmeliyiz. İlişkilerimizde sadece anlaşılmayı beklemek yerine, karşıdakini anlamayı da dikkate almalıyız. Eleştirilerimizde nezaketi ve saygıyı elden bırakmamalıyız. Ölçümüz; sadece kendi beklentilerimiz değil, sergilenen davranışın ruhunu ve felsefesini kavrayabilmek olmalıdır. Bazen şartların gereği yapılan bir tercih, dışarıdan bakıldığında bir sapma gibi görülebilir. Bu noktada sadece eylemi yapanı değil, o şartları oluşturan nedenleri de idrak etmek gerekir.
Kendimiz gibi düşünmeyeni yok saydığımızda ya da fikir değiştireni değersiz gördüğümüzde, hayatın dinamik gerçeğini ıskalamış oluruz. Esas olan; doğruyu yapanı takdir, hataya düşeni ise yapıcı bir dille tenkit edebilmektir. Bu tavır, ne bir hayranlık ne de bir düşmanlık belirtisidir; sadece insan olmanın bir gereğidir. Eğer niyetler; milletin ve ülkenin menfaatinde, ortak paydada buluşmaksa, bunun imkânsız olmadığı görülecektir. Yeter ki niyetimizi halis, samimiyetimizi daim tutalım değerli dostlar…
Prof. Dr. Abdulkadir GÜLLÜ İnsani Değerler Derneği Genel Başkanı
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 610874
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.