Siyaset, iktidar elde etmenin, güç sahibi olmanın ya da bir zümrenin çıkarlarını korumanın aracı değildir. Gerçek anlamda siyaset; önce insana, sonra topluma ve nihayetinde bütün insanlığa hizmet etme sorumluluğudur. Eğer amaç, insanların daha huzurlu, daha adil, daha mutlu ve daha müreffeh bir dünyada yaşaması ise, bu hedefe ulaşmanın yolu insanı merkeze alan bir anlayıştan geçmektedir. Toplumsal refahın ve ortak mutluluğun temelinde birey vardır. Çünkü birey olmadan toplum, toplum olmadan da devlet var olamaz. Bu nedenle insanın onurunu, haklarını ve özgürlüklerini korumayan hiçbir siyasal düzen gerçek anlamda meşruiyet kazanamaz. Bireyin refahı ve mutluluğu, ancak insan haklarına saygılı, adaletin hâkim olduğu, hukukun üstünlüğünü esas alan bir toplumsal düzende mümkün olabilir. İnsan haklarının korunması, yöneticilerin iyi niyetine bırakılabilecek bir tercih değil; güçlü ve bağımsız bir hukuk düzeniyle güvence altına alınması gereken evrensel bir zorunluluktur. Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde adalet zedelenir; adaletin olmadığı yerde ise güven duygusu kaybolur. Güvenini yitiren toplumlarda dayanışma zayıflar, umut azalır ve gelecek kaygısı derinleşir. Devletin varlık sebebi, insanın temel hak ve özgürlüklerini korumaktır. Devlet, vatandaşının canını, malını, onurunu, inancını, düşüncesini ve yaşam hakkını güvence altına alabildiği ölçüde anlam kazanır. Eğer devlet, insanların hak ve özgürlüklerine saygı göstermiyor; adaleti tesis edemiyor ve hukuk karşısında eşitliği sağlayamıyorsa, en temel görevini yerine getirmemiş olur. Böyle bir durumda, var oluş nedenini sorgulamak kaçınılmaz hâle gelir. Düşünce ve ifade özgürlüğü ise açık ve demokratik toplumların vazgeçilmez temelidir. İnsan, ancak korkmadan düşünebildiği, inandığını ifade edebildiği, eleştirebildiği ve farklı fikirleri özgürce tartışabildiği ortamlarda gelişebilir. Fikirlerin susturulduğu, insanların düşüncelerini açıklamaktan çekindiği toplumlarda ne bilim ilerleyebilir ne sanat gelişebilir ne de gerçek anlamda bir toplumsal barış tesis edilebilir. Özgür bireyler, aynı zamanda özgüvenli bireylerdir. Özgüvenli insanlar üreten, sorgulayan, araştıran, yeniliklere açık olan insanlardır. Bir ülkenin gelişmesi, uluslararası rekabette başarı sağlaması ve ekonomik zenginliğini artırması da ancak böyle bireylerle mümkündür. Baskının hâkim olduğu, korkuların insanların zihnini kuşattığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün görünmez duvarlarla sınırlandığı ülkelerde yaratıcılık körelir, üretkenlik azalır ve gelecek inşa edilemez. İnsani değerlerin rehberliğinde kurulacak bir siyasal anlayış; ayrıştırmayı değil birleştirmeyi, ötekileştirmeyi değil kucaklaşmayı, nefreti değil sevgiyi, intikamı değil adaleti esas almalıdır. Çünkü insanı yaşat ki devlet yaşasın sözü, yalnızca tarihî bir öğüt değil; çağlar üstü bir yönetim ilkesidir. Bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şey; gücünü korkudan değil adaletten alan, meşruiyetini baskıdan değil halkın özgür iradesinden alan, insan onurunu her türlü siyasetin üzerinde gören bir anlayıştır. Siyaset, insanı yüceltme sanatına dönüştüğünde; toplumlar huzura, devletler istikrara ve dünya daha adil bir geleceğe kavuşacaktır. Çünkü insanın onuruna saygı duyulan yerde umut yeşerir; adaletin hüküm sürdüğü yerde güven filizlenir; özgürlüğün korunduğu yerde ise medeniyet yükselir. İrfan Cenger
Siyaset, iktidar elde etmenin, güç sahibi olmanın ya da bir zümrenin çıkarlarını korumanın aracı değildir. Gerçek anlamda siyaset; önce insana, sonra topluma ve nihayetinde bütün insanlığa hizmet etme sorumluluğudur. Eğer amaç, insanların daha huzurlu, daha adil, daha mutlu ve daha müreffeh bir dünyada yaşaması ise, bu hedefe ulaşmanın yolu insanı merkeze alan bir anlayıştan geçmektedir.
Toplumsal refahın ve ortak mutluluğun temelinde birey vardır. Çünkü birey olmadan toplum, toplum olmadan da devlet var olamaz. Bu nedenle insanın onurunu, haklarını ve özgürlüklerini korumayan hiçbir siyasal düzen gerçek anlamda meşruiyet kazanamaz. Bireyin refahı ve mutluluğu, ancak insan haklarına saygılı, adaletin hâkim olduğu, hukukun üstünlüğünü esas alan bir toplumsal düzende mümkün olabilir.
İnsan haklarının korunması, yöneticilerin iyi niyetine bırakılabilecek bir tercih değil; güçlü ve bağımsız bir hukuk düzeniyle güvence altına alınması gereken evrensel bir zorunluluktur. Hukukun üstünlüğünün olmadığı yerde adalet zedelenir; adaletin olmadığı yerde ise güven duygusu kaybolur. Güvenini yitiren toplumlarda dayanışma zayıflar, umut azalır ve gelecek kaygısı derinleşir.
Devletin varlık sebebi, insanın temel hak ve özgürlüklerini korumaktır. Devlet, vatandaşının canını, malını, onurunu, inancını, düşüncesini ve yaşam hakkını güvence altına alabildiği ölçüde anlam kazanır. Eğer devlet, insanların hak ve özgürlüklerine saygı göstermiyor; adaleti tesis edemiyor ve hukuk karşısında eşitliği sağlayamıyorsa, en temel görevini yerine getirmemiş olur. Böyle bir durumda, var oluş nedenini sorgulamak kaçınılmaz hâle gelir.
Düşünce ve ifade özgürlüğü ise açık ve demokratik toplumların vazgeçilmez temelidir. İnsan, ancak korkmadan düşünebildiği, inandığını ifade edebildiği, eleştirebildiği ve farklı fikirleri özgürce tartışabildiği ortamlarda gelişebilir. Fikirlerin susturulduğu, insanların düşüncelerini açıklamaktan çekindiği toplumlarda ne bilim ilerleyebilir ne sanat gelişebilir ne de gerçek anlamda bir toplumsal barış tesis edilebilir.
Özgür bireyler, aynı zamanda özgüvenli bireylerdir. Özgüvenli insanlar üreten, sorgulayan, araştıran, yeniliklere açık olan insanlardır. Bir ülkenin gelişmesi, uluslararası rekabette başarı sağlaması ve ekonomik zenginliğini artırması da ancak böyle bireylerle mümkündür. Baskının hâkim olduğu, korkuların insanların zihnini kuşattığı, düşünce ve ifade özgürlüğünün görünmez duvarlarla sınırlandığı ülkelerde yaratıcılık körelir, üretkenlik azalır ve gelecek inşa edilemez.
İnsani değerlerin rehberliğinde kurulacak bir siyasal anlayış; ayrıştırmayı değil birleştirmeyi, ötekileştirmeyi değil kucaklaşmayı, nefreti değil sevgiyi, intikamı değil adaleti esas almalıdır. Çünkü insanı yaşat ki devlet yaşasın sözü, yalnızca tarihî bir öğüt değil; çağlar üstü bir yönetim ilkesidir.
Bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şey; gücünü korkudan değil adaletten alan, meşruiyetini baskıdan değil halkın özgür iradesinden alan, insan onurunu her türlü siyasetin üzerinde gören bir anlayıştır. Siyaset, insanı yüceltme sanatına dönüştüğünde; toplumlar huzura, devletler istikrara ve dünya daha adil bir geleceğe kavuşacaktır.
Çünkü insanın onuruna saygı duyulan yerde umut yeşerir; adaletin hüküm sürdüğü yerde güven filizlenir; özgürlüğün korunduğu yerde ise medeniyet yükselir.
İrfan Cenger
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 934043
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.