Hayatımızın değişik aşamalarında bazen haksızlıklara uğrarız bazen haksızlıklara şahit oluruz, bazen de haksızlıkların aracı oluruz. Haksızlıklara uğradığımızda eğer tepkimiz daha ağır haksızlıkları, acıları, zulümleri peşinden getirmeyecekse daha rahat isyan ederiz ve feryat ederiz. Bazen ise bulunduğumuz durumdan daha kötü duruma düşeceksek, haksızlıkları acı bir suskunlukla geçiştirmeye çalışırız. Bazen haksızlıkları iradi olarak kabul etmemekle birlikte, bulunduğumuz konum gereği ya da görev gereği haksızlıklara aracı oluruz. Bu durumla ilgili başımdan geçen bir kaç anıyı paylaşmak isterim. 1980 li yıllar, K. Maraş Sağlık Müdürlüğünde Çevre Sağlığı Teknisyeni olarak görev yapıyorum. Sıkıyönetim komutanlığından bir personel istemişler. Beni görevlendirdiler. Komutanlığa gittiğimde bir zabıta ve bir asteğmen tabip var. Ben gelince üç kişi olduk. Oldukça heyecanlıyım. Albay "çok önemli bir görev" ifa edeceğimizi söyleyerek kısa sert bir nutuk çekti. Konuşmanın sonunda “şehirde ne kadar seyyar simitçi varsa toplayın getirin” dedi. Sıkıyönetimin minibüsü ile çıktık, sokak ve caddelerden simitçi topluyoruz. Arabanın önünde asteğmen tabip ve zabıta var. Ben arkada sivil kıyafetliyim. Seyyar simitçiler yoksul ailelerin çocukları Minibüse binen ağlıyor. Onlar ağladıkça benim vicdanım kanıyor. Elimden gelse çocuklara “kaçın” diyeceğim, ya da bırakacağım. Çünkü aslında ben de o çocuklardan biriyim. Ben de öğrencilik dönemlerimde aileme destek için benzer işleri yaptım. O çocuklarla aynı paydaş duyguları ve acıları yaşıyorum. Onlar sesli sesli ağlıyor. Ama ben sessiz sessiz ağlıyorum. Verilen görevi çaresiz bir vicdan kanamasıyla yerine getiriyorum. İşin aslını sonradan öğreniyoruz. Kuvvet komutanlarının biri o gün K. Maraş'a gelecekmiş ve seyyar simitçilerden hoşlanmıyormuş. O gün toplayıp götürdüğümüz simitçi çocukları bir gün belediye de alı koymuşlar. Yine kamu avukatlığında yaşadığım bir olay da unutamadığım anılardandır. 1990 lı yıllar Bolu Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünde avukatım. Müdürlüğümüze bağlı mevsimlik işçi kadrosunda greyder şoförümüz yol yapım çalışması sırasında greyderle birlikte uçurumdan yuvarlanmış. Şoför ölmüş, greyder de parçalanmış. Kaza tutanağında şoför kusurlu görünüyor. İdare bunu bize bildiriyor. Biz de parçalanan greyder nedeniyle kamu zararını tazmin etmek için şoförün ailesi aleyhine tazminat davası açıyoruz. Mevsimlik bir işçi ailesi. Kadın genç yaşta iki küçük çocuğuyla dul kalmış. Eşini kaybettiği yetmiyormuş gibi bir de devlet greyder parasını istiyor. Kadın mahkemede ne söyleyeceğini bilemiyor. İlk defa mahkeme gördüğü belli. Boynunu büküyor, çaresiz, tedirgin, acılı…Hâkim bana soruyor. Ben mekanik, tatsız ve soğuk bir ses tonuyla, “davalı gerekli dikkat ve özeni göstermemiş, kusurlu davranışıyla kamu malına zarar vermiştir” diyorum. Bir yandan görevimi yapma zorunluluğu taşırken diğer yanda o kadınla o yetimlerin acısını içimde hissediyorum. “Keşke bu davayı kaybetsem” diye içimden geçiriyorum. İnsanın kanunla vicdan arasında sıkışması zordur. Serbest avukatlıkta doğruna, haklılığına inanmadığınız bir davayı alıp savunmayabilirsiniz. Ancak kamu avukatlığında böyle bir tercih şansınız yoktur. Kamu avukatı devletçi bir tutum takınarak bir ihtilafta hukukun yanında değil devletin safında devleti savunmak zorundadır. Peki, vicdanımızı kanatan sorun nerededir? Birincisi adalete uygun olmayan kanunların varlığıdır. İkincisi ise bizim gibi ülkelerde geçerli anlayış olan hukuki pozitivizmdir. Bizim ülkemizde hukuki pozitivizm kanunlara kayıtsız şartsız itaat etmek olarak anlaşılmaktadır. Bu anlayış egemen olunca adil olmayan bir hukukla şiddet ve haksızlığın devlet eliyle sürdürülmesi mümkündür. Gustav Radbruch (1878-1949) “Radbruck formülü” adıyla bilinen 1946 yılında “”yasal haksızlık ve yasa üstü hukuk” başlıklı makalesinde “kanunun adalet içeriğine uygun olması, aksi takdirde hukuk sayılamayacağı, itaat edilmeyi hak etmeyeceği” görüşünü savunmuştur. Esasında “Adaletsiz bir kanun kanun değildir.” (Lex injusta non est lex) ilkesi ile “Radbruch formülü” sorunumuza çözüm getirmektedir. Adaletsiz kanunlar olduğu ve hukuki pozitivizm adına kayıtsız şartsız kanunlara itaat etmek öngörüldükçe bu dayanılmaz suskunluklarla vicdanımız kanamaya devam edecektir. Av. Durdu GÜNEŞ
Hayatımızın değişik aşamalarında bazen haksızlıklara uğrarız bazen haksızlıklara şahit oluruz, bazen de haksızlıkların aracı oluruz.
Haksızlıklara uğradığımızda eğer tepkimiz daha ağır haksızlıkları, acıları, zulümleri peşinden getirmeyecekse daha rahat isyan ederiz ve feryat ederiz. Bazen ise bulunduğumuz durumdan daha kötü duruma düşeceksek, haksızlıkları acı bir suskunlukla geçiştirmeye çalışırız.
Bazen haksızlıkları iradi olarak kabul etmemekle birlikte, bulunduğumuz konum gereği ya da görev gereği haksızlıklara aracı oluruz.
Bu durumla ilgili başımdan geçen bir kaç anıyı paylaşmak isterim.
1980 li yıllar, K. Maraş Sağlık Müdürlüğünde Çevre Sağlığı Teknisyeni olarak görev yapıyorum.
Sıkıyönetim komutanlığından bir personel istemişler. Beni görevlendirdiler. Komutanlığa gittiğimde bir zabıta ve bir asteğmen tabip var. Ben gelince üç kişi olduk. Oldukça heyecanlıyım. Albay "çok önemli bir görev" ifa edeceğimizi söyleyerek kısa sert bir nutuk çekti. Konuşmanın sonunda “şehirde ne kadar seyyar simitçi varsa toplayın getirin” dedi.
Sıkıyönetimin minibüsü ile çıktık, sokak ve caddelerden simitçi topluyoruz. Arabanın önünde asteğmen tabip ve zabıta var. Ben arkada sivil kıyafetliyim. Seyyar simitçiler yoksul ailelerin çocukları Minibüse binen ağlıyor. Onlar ağladıkça benim vicdanım kanıyor. Elimden gelse çocuklara “kaçın” diyeceğim, ya da bırakacağım. Çünkü aslında ben de o çocuklardan biriyim. Ben de öğrencilik dönemlerimde aileme destek için benzer işleri yaptım. O çocuklarla aynı paydaş duyguları ve acıları yaşıyorum. Onlar sesli sesli ağlıyor. Ama ben sessiz sessiz ağlıyorum. Verilen görevi çaresiz bir vicdan kanamasıyla yerine getiriyorum.
İşin aslını sonradan öğreniyoruz. Kuvvet komutanlarının biri o gün K. Maraş'a gelecekmiş ve seyyar simitçilerden hoşlanmıyormuş. O gün toplayıp götürdüğümüz simitçi çocukları bir gün belediye de alı koymuşlar.
Yine kamu avukatlığında yaşadığım bir olay da unutamadığım anılardandır. 1990 lı yıllar Bolu Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünde avukatım. Müdürlüğümüze bağlı mevsimlik işçi kadrosunda greyder şoförümüz yol yapım çalışması sırasında greyderle birlikte uçurumdan yuvarlanmış. Şoför ölmüş, greyder de parçalanmış. Kaza tutanağında şoför kusurlu görünüyor. İdare bunu bize bildiriyor. Biz de parçalanan greyder nedeniyle kamu zararını tazmin etmek için şoförün ailesi aleyhine tazminat davası açıyoruz.
Mevsimlik bir işçi ailesi. Kadın genç yaşta iki küçük çocuğuyla dul kalmış. Eşini kaybettiği yetmiyormuş gibi bir de devlet greyder parasını istiyor. Kadın mahkemede ne söyleyeceğini bilemiyor. İlk defa mahkeme gördüğü belli. Boynunu büküyor, çaresiz, tedirgin, acılı…Hâkim bana soruyor. Ben mekanik, tatsız ve soğuk bir ses tonuyla, “davalı gerekli dikkat ve özeni göstermemiş, kusurlu davranışıyla kamu malına zarar vermiştir” diyorum. Bir yandan görevimi yapma zorunluluğu taşırken diğer yanda o kadınla o yetimlerin acısını içimde hissediyorum. “Keşke bu davayı kaybetsem” diye içimden geçiriyorum.
İnsanın kanunla vicdan arasında sıkışması zordur. Serbest avukatlıkta doğruna, haklılığına inanmadığınız bir davayı alıp savunmayabilirsiniz. Ancak kamu avukatlığında böyle bir tercih şansınız yoktur. Kamu avukatı devletçi bir tutum takınarak bir ihtilafta hukukun yanında değil devletin safında devleti savunmak zorundadır.
Peki, vicdanımızı kanatan sorun nerededir? Birincisi adalete uygun olmayan kanunların varlığıdır. İkincisi ise bizim gibi ülkelerde geçerli anlayış olan hukuki pozitivizmdir. Bizim ülkemizde hukuki pozitivizm kanunlara kayıtsız şartsız itaat etmek olarak anlaşılmaktadır. Bu anlayış egemen olunca adil olmayan bir hukukla şiddet ve haksızlığın devlet eliyle sürdürülmesi mümkündür.
Gustav Radbruch (1878-1949) “Radbruck formülü” adıyla bilinen 1946 yılında “”yasal haksızlık ve yasa üstü hukuk” başlıklı makalesinde “kanunun adalet içeriğine uygun olması, aksi takdirde hukuk sayılamayacağı, itaat edilmeyi hak etmeyeceği” görüşünü savunmuştur.
Esasında “Adaletsiz bir kanun kanun değildir.” (Lex injusta non est lex) ilkesi ile “Radbruch formülü” sorunumuza çözüm getirmektedir.
Adaletsiz kanunlar olduğu ve hukuki pozitivizm adına kayıtsız şartsız kanunlara itaat etmek öngörüldükçe bu dayanılmaz suskunluklarla vicdanımız kanamaya devam edecektir.
Av. Durdu GÜNEŞ
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 71775
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.