AYET VE HADİS IŞIĞINDA YARATILIŞ (35) M.HasipTAYLAN -Doğan Bebeğin bakımı ve yetiştirilmesi- (Ebeveynlerin görevi 1) İslâm dini çocuk gelişimine çok ehemiyet vermektedir. Çocuk daha anne karnında iken onun gelişimini dikkate alır. Zira Anne karnındaki çocuk annenin ruh halinden etkilenir. Eğer anne huzursuz ve sıkıntılı bir hamilelik geçirmişse çocuğun annesinin bu ruh halinden etkilenmesi kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca anne yiyeceğine ve içeceğine de dikkat etmelidir. Zira annenin gerek manen gerekse maddeten sağlıklı bir insanı dünyaya getirmesinde bunun etkisi çok büyüktür. Aldığı gıdanın besleyici ve helâl olması, sağlıklı ve Salih bir evladı doğurması için elzemdir. Yani anne-evlat irtibatı evlat anne karnında iken başlar. Âlimlerimiz hamile kadınların Kur’an okumalarını veya Kur’anı dinlemelerini tavsiye etmektedirler. Dolayısıyla çocukların daha doğmadan önce Kur’ana aşina olmaları gerektiği tavsiyesinde bulunurlar. İmam Ebu Hanife’nin annesinin (rh. aleyhuma) çocuklarını abdestsiz emzirmemiş olduğunu çoğumuz tarafından bilinmektedir. Binaenaleyh iyi bir çocuk ve iyi bir mü’min, iyi mü’min ve mü’mineden yani iyi ebeveynlerden tezahür eder. Bir çocuğun ilk terbiye mektebi aile yuvasıdır. Şefkatin en büyük menbâı anne yüreğidir. Anne şevkatinden ve terbiyesinden mahrum çocukların terbiyesi güçleşir. Özellikle mü’min bir anne için en güzel meşgale çocuğunu beslemek, yetiştirmek, terbiye etmek ve her iki dünyasınıda kazandıracak meziyetlerle mücehhez kılıp, onu insanlığa hayırlı bir insan olarak hazırlamaktır. Anne, evde çocuklarıyla daha çok birlikte olduğu için çocuklarına güzel örnekler sergileyerek, onların ruhunda kalıcı izler bırakmak suretiyle, ilk ve en büyük mürebbi olmak durumundadır. Anne yüreği, evladın eğitim ve terbiyesini aldığı ilk mektep olması hasebiyle, yüksek karakterli şahsiyetler, daha ziyade sâliha annelerin yetiştirdiği çocuklardan tebarüz etmektedir. Binaenaleyh, ailenin geçiminden mesul olan babada, aile efradının geçimini helâl yoldan kazanmasına azami derecede dikkat etmelidir. Zira haram lokma sıkıntı, mutsuzluk, huzursuzluk ve bedbahtlığın kaynağıdır. Böylece gerek maddi ve gerekse manevi cihetleriyle tekâmül bir şekilde emek verip yetiştirilen salih evlâtlar, biiznillâh hem dünya hem ahiret saadetine nail olmakla beraber, âhirette anne-baba ile cehennem arasında perde olacaklardır. Fıtrat Çocuk, Anne-Babalara Allah’ın bir lutfu olduğu gibi, ayni zamanda tertemiz ve her çeşit kötülükten arî olan ve bu arîliğin muhafazasını korumakla görevli olan Anne-Babalara bir emanetidir. Bu hususta Cenab-i Hak (c.c) Kur’an-i azimüşşanda şöyle buyurmaktadır: فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Yüzünü dine bir hanîf (Allah’ın birliğine inanan) olarak tut. O Allah fıtratına (dinine) ki insanları onun üzerine yaratmıştır, Allah yaradılışında tebdil (değişiklik) bulunmaz. Doğru sabit din odur. Velâkin nâsın (insanların) ekserisi bunu bilmezler” (Rum 30). Bu Ayet-i Kerimeye göre “Fıtrat” Dindir ve bu Dinde Allah’ın (c.c) Dinidir ve Haniftir (Allah’ın birliğine, eşi ve benzeri olmadığına inanmaktır). Allah (c.c) insanları bu fıtrat (Din) üzere yaratmıştır. Yani her insan Müslüman olarak yaratılmış ve Müslüman olarak Dünya’ya gelmektedir. Anne-babaya düşen ise, yaratılışta fıtrat ( İslâm) üzere tertemiz olarak dünyaya gelen çocuklarını o doğrultuda, yani yaratılış gayesi istikametinde yetiştirmektir. Çocuğun fıtratını bozacak ve onu topluma zararlı hale getirecek etkenlerden korumaya çalışmaktır. Tabiî ki bunun için öncelikle anne-babaların kendileri imanlı ve iyi eğitim almış olmaları gerekmektedir. Fıtrat’a din adının veriliş sebebi, insanların bunun için yaratılmış olmalarıdır. Nitekim yüce Allah: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ "Ben cinleri de insanları da ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât, 56) diye buyurmaktadır. Yani beni bilsinler, tanısınlar ve bunun gereği olan kulluklarını ifa etsinler. İşte bu kulluklarını ifade ve ifa etmeleri dinin gereğidir ve dolayısıyla dindir. Binaenaleyh her doğan insan bu programla yuklenmiştir ve bu programla yüklenmesi halk arasında meşhur olan ifade ile “Kalu-Belâ”’dan beridir. Yani Cenab-i Hak (c.c) Biz insanları Ebul-Beşer olan Âdem (a.s) babamızın sırtındaki genlerimizi fıtratla programladıktan sonra bize: اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben Rabbiniz değilmiyim?” diye sorunca bizlerde cevaben Cenab-i Hak (c.c)’ya: بَلٰى شَهِدْنَا “Evet şahidiz” dedik (A’raf 172). Yani Allah’a (c.c) cevaben Senin rabbimiz olduğunu tasdik eder ve şahitlik ederiz dedik. Bu programın tahrip edilmemesi durumunda âdemoğlunun sürecek olan hayatı, sıratı müstakim üzerinde olacaktır. Yani dış müdahalelerden, şartlandırmalardan uzak Fıtrat-ı selîme sahibinin, yaratanını tanımaması mümkün değildir. Allah’ın (c.c) gösterdiği yolda şevkle ve hiç sapmamak üzere yürüyecektir. Bu hususu Bediuzzaman (rh.a) şöyle dile getirmektedir: Beşer, fıtraten, şu kâinatın Hâlıkına (yaratıcısına) karşı hadsiz (sınırsız) bir muhabbet (sevgi) üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede (insan yaradılışında) cemâle (güzelliğe) karşı bir muhabbet (sevgi) ve kemâle (kusursuzluğa) karşı perestiş (aşırı düşkünlük) etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd (artış) eder, aşkın (sevginin) en müntehâ (son) derecesine kadar gider. [Lem’alar (87/663)] Ancak ne var ki böylesine Fıtrat-ı selime sahibi olan çocuğun gelişme gösterip kâinatı algılama çağına gelince, yakın çevresi onu kendi iç dünyaları doğrultusunda etkilemeye çalışırlar ve bunda da genellikle başarılı olurlar. Yakın çevresinin en önde gelenleri ise, anne ve babasıdır. Nitekim Resül-i Ekrem (s.a.v) bir hadisi şerifinde bu istikamette şöyle buyurmaktadır: عن أبي هريرة رضي الله عنه قال قال النبي صلى الله عليه وسلم كل مولود يولد على الفطرة فأبواه يهودانه أو ينصرانه أو يمجسانه Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: “Her çocuk fıtrat (İslam) üzerine doğar. Sonra anası ile babası onu Yahudi yaparlar, yahud Nasranî (hiristiyan) yaparlar, yahud Mecusi (ateşperest) yaparlar. (Buhari, Cenaiz, Hadis No:1319) Bu Hadis-i şerifte de belirtildiği gibi Dünya’ya İslâm olarak teşrif eden tertemiz çocuğun eğitilmeye ve terbiye edilmeye ihtiyacı vardır. Zira şu Ayet-i kerimede de zikredildiği gibi: وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْپًا وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْپِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Allah sizi analarınızın karnından hiçbir şey bilmez iken çıkardı. Şükredersiniz diye size işitme, gözler, gönüller verdi” (Nahl 78). Doğan her çocuk sıfır bilgi ile Dünya’ya gelir. Çocuk fıtratı gereği inanmaya hazırdır. Onda bulunan bu inanma potansiyelini yukarıdaki Ayet-i kerimede zikredildiği gibi işitme, görme ve gönül vasıtasıyla ortaya çıkartılmalı ve işletilmelidir. Bu inanma potansiyeli ile haiz olarak doğan çocuk, tıpkı yazılmamış tertemiz bir kâğıt gibidir. Bu temiz kâğıdı doldurma vazifesi başta ebeveynlere verilmiştir. Yukarıdaki Hadis-i şerifte zikredildiği gibi ebeveynler onu inançları doğrultusunda uygun gördükleri bilgi ve beceri ile donatırlar. Şüphesiz bir mü’min için bu donatı Allah’ın (c.c) hoşuna giden hususlardan müteşekkil olmalıdır. Dolayısıyla manevi yönden sağlıklı nesiller yetiştirmek istiyen ebeveynler çocuklarını maneviyatı yüksek bir aile ortamında ve keza öyle bir çevrede yetiştirmelidirler. Çünkü her çocuk; anne, baba ve çevresinden bir şeyler alır. Çocuklar ailesini yansıtan birer ayna gibidirler. Anne ve baba ne yaparsa ve çevresinde ne görürse çocuk da şuursuz bir şekilde onları taklit eder ve belleğinde muhafaza eder. Zira 0-3 yaş çocuk için tam bir taklit ve belleğine gördüklerini yerleştirme dönemidir. Gördüğü ve işittiği her şey, çocuğun hafızasında bir model olarak yer alır. Sonra da bu gördüklerini taklit etmeye ve yapmaya çalışır. Her işittiğini de dikkatle dinler. Zamanla bu işittiklerini söylemeye gayret eder. Bu bakımdan anne ve babalar, her hususta yavrularına örnek olmalıdırlar. Binaenaleyh, aile reisine yüklenen uhrevî sorumluluklar Kur’an’i kerimin çeşitli ayetlerinde veciz bir şekilde ifade edilmektedir. Bu Ayetlerden bazıları şunlardır: يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلٖيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim 6). Başka bir Ayet-i kerimede de keza kendisini ve ailesini İslamî terbiyeden yoksun bırakan ve aile efradının Cehennem ateşine düşmelerine sebep olan kişinin kıyamet gününde en bedbaht kişi olacağı şöyle belirtilmektedir: قُلْ اِنَّ الْخَاسِرٖينَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلٖيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبٖينُ “De ki: Gerçek anlamda hüsrana uğrayanlar; Kıyamet günü hem kendilerini, hem ailelerini zarara uğratanlardır. Biliniz ki, en aleni zarar da budur!” (Zumer 15). Hz. Ali (r.a) yukarıdaki Ayet-i kerime ile (Tahrim 6) alakalı şunları söylemiştir: "Kişinin aile efradını cehennem ateşinden koruması onları eğitmesi ve yetiştirilmesiyle mümkün olur." Abdullah b. Abbas (r.a) ise: "Kişi Allaha itaat ederek, ona karşı gelmekten kaçınarak ve aile efradına Allah’ı anmalarını emrederek kendisini ve ailesini Cehennem azabından korumuş olur." demiştir. Katade (r.a) diyor ki: "Kişinin, aile efradını cehennem azabından koruması, onlara, Allah’a itaat etmelerini emretmesi ve karşı gelmelerini yasaklamasıyla olur. Kişi, aile efradını Allah’ın emirlerine göre sevk ve idare eder ve onların, Allah’ın emirlerini yerine getirmelerine yardımcı olur. Onlarda Allaha karşı gelen bir durum görürse onları ikaz eder ve durumlarını düzeltir. Böylece de onları azaptan kurtarmış olur. (Taberi tfsr.) Mevzu ile alakalı bir Hadisi şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: كُلُّكُمْ راعٍ ، وكُلُّكُمْ مسئولٌ عنْ رعِيَّتِهِ ، والأِمَامُ رَاعٍ ، ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والرَّجُلُ رَاعٍ في أَهْلِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والمرْأَةُ راعِيةٌ في بيْتِ زَوْجِهَا ومسئولة عنْ رعِيَّتِهَا ، والخَادِمُ رَاعٍ في مالِ سيِّدِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، فكُلُّكُمْ راعٍ ومسئولٌ عنْ رعِيتِهِ “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden mesulsunuz.” (Sahih-î Buhari, Vasaya, Hd.No: 2600) Yine Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir baba oğluna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunamaz” (Kurtubi tfsr.) Gerçek anlamda hüsrana uğrayanlar zümresine gelince (Zümer 15): “Hüsrana uğrayanlar; kıyamet gününde kendilerini de, ailelerini de hüsrana uğratanlardır.” Yani, dünyadaki kötü amelleri ile hem kendilerini ve hemde bu amelleri ile aile efratlarına örnek teşkil ederek onlarıda çirkin amellere sevk etmeleri ile hem kendilerini ve hemde mensuplarını hüsranların en kötüsüne uğratacaklar. Bunlar birbirlerini ebediyen görmeyecek şekilde ya toptan Cehennem’e girecekler veya birbirlerinden ayrılacaklar ve ebediyyen bir araya gelemeyeceklerdir. İster aileleri cennete kendileri cehenneme gitmiş olsun veya hepsi cehennemde yerleştirilmiş olsun. Hiç bir zaman onlar için bir araya gelme ve sevinç yoktur. Zümer 15 Ayet’i ile alakalı olarak Fahruddin ER-Razi tefsirinde şunlar yazılmaktadır: Çünkü bunlar, daha büyüğü tasavvur edilemez bir helake düşmüşlerdir. Yine bunlar mensuplarını, çoluk-çocuklarını da zarara sokmuşlardır. Zira eğer onlara tabî olan bu kimseler de cehennemliklerdense, bunlar kendilerini ziyana soktukları gibi, onları da ziyana sokmuşlar demektir. Yok, eğer bunlar cennetliklerdense, bunlar, berikilerden artık kesinlikle bir daha dönüşü olmayan bir ayrılışla ayrılmışlardır. Ibn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Herkesin cennette bir yeri, çoluk-çocuğu ve hizmetçileri vardır. Eğer o, itaat edenlerden olursa, bütün bunlar kendisine verilir. Yok, eğer cehennemliklerdense, bunlardan mahrum olur. Kendisi, çoluk-çocuğu ve o (Fahruddin ER-Razi tfsr.) Buna karşılık Allah’ın (c.c) emirlerine uyar, nehiylerinden sakınır ve bu istikamette ehline örnek olur ve ehlide onu takip eder ise ona ve ehline çok büyük müjde vardır. Cenab-i Hak (c.c) bu müjdeyi Kur’an-ı azimüşşanda şöyle vermektedir: وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاٖيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَیْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ “İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini onlara kavuşturup, kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir” (TÛR 21). Mü’minler için müjdelerin en büyüğü olan bu Ayet ile alakalı olarak, Said bin Cübeyr, Abdullah bin Abbas’ın Rasûlullah (s.a.v)’ın buyruğu ve merfu bir rivayet olarak şöyle zikrettiğini söylemiştir: Müminlerin çocukları da iman etmişlerse, Allah teala, âhirette, müminlerle iman eden çocuklarını bir arada bulunduracak, çocukların amelleri babalarının derecesine erişecek kadar olmasa dahi bu hal, iman eden müminlere bir ikram olacaktır. Müminlerin çocuklarının, babalarının derecesine eriştirilmesi, babalarının derecesinden de bir şey eksiltmeyecektir. Böylelikle yüce Allah çocukları sayesinde babaların gözünün aydınlanmasını sağlamış olacaktır." Taberi de bu görüştedir. (Taberi, Kurtubi tfsr.) Yine ibn-i Abbas’tan gelen başka bir rivayete göre; eğer babaların derecesi daha yüksek ise, yüce Allah çocukları babalarının yanına yükseltir. Şayet çocukların dereceleri daha yüksek ise, bu sefer yüce Allah (c.c) babaları çocukların mertebesine yükseltir. Bu durumda "babalar" da "zürriyet: soy" adının kapsamı içerisine girerler. (Kurtubi tfsr.) Babalık şefkati, dünyadaki gibi ahirette de çoktur. İşte bu sebeple Allah-ü Teâlâ, Mü’min kullarının kalblerini hoşnut etmiştir. Çünkü evlatları yüzünden, babalarını-atalarını üzmemiş, aksine bunları orada biraraya getirmiştir. Ancak burada dikkate almamız gereken çok önemli ve şartlı bir incelik vardır. Bu incelik, Soylarıda iman ile kendilerine tabî olanlar şartıdır. Yani; soylarınında onlar gibi iman ehli olmaları şartı ile dereceleri aşağılarda olsa dahi, Allah’ın (c.c) lutfu ile onlara kavuşturulacaklardır. Ancak bu şart mükellef yaşa erişmiş zürriyet içindir. Mükellef yaşa erişmemiş çocuk yaştakiler için geçerli değildir. Zira bundan önce bu mevzua değinmiş ve her çocuk “fıtrat” (İslam) üzere dünyaya gelir demiştik. Dolayısıyla, mükellefiyet yaşına varmadan ölen çocuk, babası müslüman olduğu için, İslamiyet onu babasına katmış ve müslüman saymıştır. Ancak rüşd yaşına varmış olupta iman etmemiş evlat, artık babasına nisbet edilmez. Bunu en bariz şekilde Nuh (a.s)’ın olayında müşahade edebiliyoruz. Öyleki: Hz. Nuh (a.s) gece gündüz demeden gizli açık kavmini hidayete davet eder ve her seferinde, kavmi tarafından kendisine aklın alamayacağı işkenceler yapılır, dövülür ve kovulurdu. Peygamberlerden hiçbir kimse Hz. Nuh’un (a.s) karşılaştı işkeceden daha ağırı ile karşılaşmış değildir. Buna rağmen son derece sabırlı ve tahammükâr davranıp, kendisine bunları yapanlara beddua etmez, aksine onları hak dine davet eder ve: "Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar" derdi. Nihayet kavminin İman edeceğinden ümidini keseceği bir sırada, Yüce Allah (c.c) ona indirdiği vahyiyle: وَاُوحِىَ اِلٰى نُوحٍ اَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başka, artık hiç kimse iman etmeyecek. O hâlde, onların yapmakta oldukları şeylerden dolayı üzülme.” (Hud 36) artık kavminin iman etmeyeceğini belirtip İmanlarından yana ümidini kes dedi. Ve Ceneb-i Hak (c.c) Nuh (a.s)’a devamla şunları söyledi: وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنٖى فِى الَّذٖينَ ظَلَمُوا اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ “Gözetimimiz altında ve vahyimiz istikametinde gemi yap. Ve zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” (Hud 37). Nihayet 20 yıl süre ile dikip yetiştirdiği ağaçlardan Allah’ın (c.c) kendisine gönderdiği Hz. Cebrail rehberliğinde bir gemi inşa etti. Ve gemi inşasının bitimi müteakiben Allah’tan kendisine şu emir vahyedildi: حَتّٰى اِذَا جَاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فٖيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَ وَمَا اٰمَنَ مَعَهُ اِلَّا قَلٖيلٌ Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (sular coşup taşınca) Nûh’a dedik ki: “Her cins canlıdan birer çift, bir de kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki âilen ile iman edenleri gemiye yükle.” Ama onunla beraber sadece pek az kimse iman etmişti. (Hud 40) Nuh (a.s) Allah’ın (c.c) emri doğrultusunda gemiye her cins hayvandan çifter tane, ailesini ve iman edenleri doldurdu. Ancak Hz. Nuh’un şu Ayet-i kerimede zikredildiği gibi: وَنَادٰى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فٖى مَعْزِلٍ يَا بُنَیَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرٖينَ ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna; “Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin, inkârcılarla birlikte olma” diye seslendi. Lâkin oğlu: قَالَ سَاٰوٖى اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُنٖى مِنَ الْمَاءِ “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” (Hud 43) diyerek gemiye binmeyi rededip atına binerek yüksek dağlarda kurtulacağını zanederek atını yüksek dağlara sürüp gitti. Nihayet dalgalar yükselip oğlunu kuşatmak üzere iken. Nuh (a.s) Cenab-i Hak (c.c)’a hitaben: وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْنٖى مِنْ اَهْلٖى وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِمٖينَ “Nûh, Rabbine seslenip şöyle dedi: “Rabbim! Şüphesiz oğlum da âilemdendir. Senin va’din elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin” (Hud 45). Diye hitap edince Cenab-i Hak (c.c) Hz. Nuh’a cevaben: قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ “Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, asla Salih ameller değildir.” (Hud 46). Evet, buradada müşahade edildiği gibi iman etmediği için Nuh (a.s)’ın oğlu kendi aile efradından sayılmamaktatır. Zira buda islâmiyette, din bağının hüküm itibariyle, neseb bağının hükmünden daha gü&cc
AYET VE HADİS IŞIĞINDA YARATILIŞ (35)
M.HasipTAYLAN
-Doğan Bebeğin bakımı ve yetiştirilmesi-
(Ebeveynlerin görevi 1)
İslâm dini çocuk gelişimine çok ehemiyet vermektedir. Çocuk daha anne karnında iken onun gelişimini dikkate alır. Zira Anne karnındaki çocuk annenin ruh halinden etkilenir. Eğer anne huzursuz ve sıkıntılı bir hamilelik geçirmişse çocuğun annesinin bu ruh halinden etkilenmesi kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca anne yiyeceğine ve içeceğine de dikkat etmelidir. Zira annenin gerek manen gerekse maddeten sağlıklı bir insanı dünyaya getirmesinde bunun etkisi çok büyüktür. Aldığı gıdanın besleyici ve helâl olması, sağlıklı ve Salih bir evladı doğurması için elzemdir. Yani anne-evlat irtibatı evlat anne karnında iken başlar. Âlimlerimiz hamile kadınların Kur’an okumalarını veya Kur’anı dinlemelerini tavsiye etmektedirler. Dolayısıyla çocukların daha doğmadan önce Kur’ana aşina olmaları gerektiği tavsiyesinde bulunurlar. İmam Ebu Hanife’nin annesinin (rh. aleyhuma) çocuklarını abdestsiz emzirmemiş olduğunu çoğumuz tarafından bilinmektedir. Binaenaleyh iyi bir çocuk ve iyi bir mü’min, iyi mü’min ve mü’mineden yani iyi ebeveynlerden tezahür eder.
Bir çocuğun ilk terbiye mektebi aile yuvasıdır. Şefkatin en büyük menbâı anne yüreğidir. Anne şevkatinden ve terbiyesinden mahrum çocukların terbiyesi güçleşir. Özellikle mü’min bir anne için en güzel meşgale çocuğunu beslemek, yetiştirmek, terbiye etmek ve her iki dünyasınıda kazandıracak meziyetlerle mücehhez kılıp, onu insanlığa hayırlı bir insan olarak hazırlamaktır. Anne, evde çocuklarıyla daha çok birlikte olduğu için çocuklarına güzel örnekler sergileyerek, onların ruhunda kalıcı izler bırakmak suretiyle, ilk ve en büyük mürebbi olmak durumundadır. Anne yüreği, evladın eğitim ve terbiyesini aldığı ilk mektep olması hasebiyle, yüksek karakterli şahsiyetler, daha ziyade sâliha annelerin yetiştirdiği çocuklardan tebarüz etmektedir.
Binaenaleyh, ailenin geçiminden mesul olan babada, aile efradının geçimini helâl yoldan kazanmasına azami derecede dikkat etmelidir. Zira haram lokma sıkıntı, mutsuzluk, huzursuzluk ve bedbahtlığın kaynağıdır. Böylece gerek maddi ve gerekse manevi cihetleriyle tekâmül bir şekilde emek verip yetiştirilen salih evlâtlar, biiznillâh hem dünya hem ahiret saadetine nail olmakla beraber, âhirette anne-baba ile cehennem arasında perde olacaklardır.
Fıtrat
Çocuk, Anne-Babalara Allah’ın bir lutfu olduğu gibi, ayni zamanda tertemiz ve her çeşit kötülükten arî olan ve bu arîliğin muhafazasını korumakla görevli olan Anne-Babalara bir emanetidir. Bu hususta Cenab-i Hak (c.c) Kur’an-i azimüşşanda şöyle buyurmaktadır: فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّٖينِ حَنٖيفًا فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّتٖى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدٖيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ ذٰلِكَ الدّٖينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Yüzünü dine bir hanîf (Allah’ın birliğine inanan) olarak tut. O Allah fıtratına (dinine) ki insanları onun üzerine yaratmıştır, Allah yaradılışında tebdil (değişiklik) bulunmaz. Doğru sabit din odur. Velâkin nâsın (insanların) ekserisi bunu bilmezler” (Rum 30).
Bu Ayet-i Kerimeye göre “Fıtrat” Dindir ve bu Dinde Allah’ın (c.c) Dinidir ve Haniftir (Allah’ın birliğine, eşi ve benzeri olmadığına inanmaktır). Allah (c.c) insanları bu fıtrat (Din) üzere yaratmıştır. Yani her insan Müslüman olarak yaratılmış ve Müslüman olarak Dünya’ya gelmektedir. Anne-babaya düşen ise, yaratılışta fıtrat ( İslâm) üzere tertemiz olarak dünyaya gelen çocuklarını o doğrultuda, yani yaratılış gayesi istikametinde yetiştirmektir. Çocuğun fıtratını bozacak ve onu topluma zararlı hale getirecek etkenlerden korumaya çalışmaktır. Tabiî ki bunun için öncelikle anne-babaların kendileri imanlı ve iyi eğitim almış olmaları gerekmektedir.
Fıtrat’a din adının veriliş sebebi, insanların bunun için yaratılmış olmalarıdır. Nitekim yüce Allah: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ "Ben cinleri de insanları da ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât, 56) diye buyurmaktadır. Yani beni bilsinler, tanısınlar ve bunun gereği olan kulluklarını ifa etsinler. İşte bu kulluklarını ifade ve ifa etmeleri dinin gereğidir ve dolayısıyla dindir. Binaenaleyh her doğan insan bu programla yuklenmiştir ve bu programla yüklenmesi halk arasında meşhur olan ifade ile “Kalu-Belâ”’dan beridir. Yani Cenab-i Hak (c.c) Biz insanları Ebul-Beşer olan Âdem (a.s) babamızın sırtındaki genlerimizi fıtratla programladıktan sonra bize: اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ “Ben Rabbiniz değilmiyim?” diye sorunca bizlerde cevaben Cenab-i Hak (c.c)’ya: بَلٰى شَهِدْنَا “Evet şahidiz” dedik (A’raf 172). Yani Allah’a (c.c) cevaben Senin rabbimiz olduğunu tasdik eder ve şahitlik ederiz dedik. Bu programın tahrip edilmemesi durumunda âdemoğlunun sürecek olan hayatı, sıratı müstakim üzerinde olacaktır. Yani dış müdahalelerden, şartlandırmalardan uzak Fıtrat-ı selîme sahibinin, yaratanını tanımaması mümkün değildir. Allah’ın (c.c) gösterdiği yolda şevkle ve hiç sapmamak üzere yürüyecektir.
Bu hususu Bediuzzaman (rh.a) şöyle dile getirmektedir:
Beşer, fıtraten, şu kâinatın Hâlıkına (yaratıcısına) karşı hadsiz (sınırsız) bir muhabbet (sevgi) üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede (insan yaradılışında) cemâle (güzelliğe) karşı bir muhabbet (sevgi) ve kemâle (kusursuzluğa) karşı perestiş (aşırı düşkünlük) etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd (artış) eder, aşkın (sevginin) en müntehâ (son) derecesine kadar gider. [Lem’alar (87/663)]
Ancak ne var ki böylesine Fıtrat-ı selime sahibi olan çocuğun gelişme gösterip kâinatı algılama çağına gelince, yakın çevresi onu kendi iç dünyaları doğrultusunda etkilemeye çalışırlar ve bunda da genellikle başarılı olurlar. Yakın çevresinin en önde gelenleri ise, anne ve babasıdır.
Nitekim Resül-i Ekrem (s.a.v) bir hadisi şerifinde bu istikamette şöyle buyurmaktadır: عن أبي هريرة رضي الله عنه قال قال النبي صلى الله عليه وسلم كل مولود يولد على الفطرة فأبواه يهودانه أو ينصرانه أو يمجسانه Ebu Hureyre’den (r.a) rivayetle Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: “Her çocuk fıtrat (İslam) üzerine doğar. Sonra anası ile babası onu Yahudi yaparlar, yahud Nasranî (hiristiyan) yaparlar, yahud Mecusi (ateşperest) yaparlar. (Buhari, Cenaiz, Hadis No:1319)
Bu Hadis-i şerifte de belirtildiği gibi Dünya’ya İslâm olarak teşrif eden tertemiz çocuğun eğitilmeye ve terbiye edilmeye ihtiyacı vardır. Zira şu Ayet-i kerimede de zikredildiği gibi: وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْپًا وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْپِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ “Allah sizi analarınızın karnından hiçbir şey bilmez iken çıkardı. Şükredersiniz diye size işitme, gözler, gönüller verdi” (Nahl 78). Doğan her çocuk sıfır bilgi ile Dünya’ya gelir. Çocuk fıtratı gereği inanmaya hazırdır. Onda bulunan bu inanma potansiyelini yukarıdaki Ayet-i kerimede zikredildiği gibi işitme, görme ve gönül vasıtasıyla ortaya çıkartılmalı ve işletilmelidir. Bu inanma potansiyeli ile haiz olarak doğan çocuk, tıpkı yazılmamış tertemiz bir kâğıt gibidir. Bu temiz kâğıdı doldurma vazifesi başta ebeveynlere verilmiştir. Yukarıdaki Hadis-i şerifte zikredildiği gibi ebeveynler onu inançları doğrultusunda uygun gördükleri bilgi ve beceri ile donatırlar. Şüphesiz bir mü’min için bu donatı Allah’ın (c.c) hoşuna giden hususlardan müteşekkil olmalıdır. Dolayısıyla manevi yönden sağlıklı nesiller yetiştirmek istiyen ebeveynler çocuklarını maneviyatı yüksek bir aile ortamında ve keza öyle bir çevrede yetiştirmelidirler. Çünkü her çocuk; anne, baba ve çevresinden bir şeyler alır. Çocuklar ailesini yansıtan birer ayna gibidirler. Anne ve baba ne yaparsa ve çevresinde ne görürse çocuk da şuursuz bir şekilde onları taklit eder ve belleğinde muhafaza eder. Zira 0-3 yaş çocuk için tam bir taklit ve belleğine gördüklerini yerleştirme dönemidir. Gördüğü ve işittiği her şey, çocuğun hafızasında bir model olarak yer alır. Sonra da bu gördüklerini taklit etmeye ve yapmaya çalışır. Her işittiğini de dikkatle dinler. Zamanla bu işittiklerini söylemeye gayret eder. Bu bakımdan anne ve babalar, her hususta yavrularına örnek olmalıdırlar.
Binaenaleyh, aile reisine yüklenen uhrevî sorumluluklar Kur’an’i kerimin çeşitli ayetlerinde veciz bir şekilde ifade edilmektedir. Bu Ayetlerden bazıları şunlardır: يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلٖيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” (Tahrim 6). Başka bir Ayet-i kerimede de keza kendisini ve ailesini İslamî terbiyeden yoksun bırakan ve aile efradının Cehennem ateşine düşmelerine sebep olan kişinin kıyamet gününde en bedbaht kişi olacağı şöyle belirtilmektedir: قُلْ اِنَّ الْخَاسِرٖينَ الَّذٖينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلٖيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبٖينُ “De ki: Gerçek anlamda hüsrana uğrayanlar; Kıyamet günü hem kendilerini, hem ailelerini zarara uğratanlardır. Biliniz ki, en aleni zarar da budur!” (Zumer 15).
Hz. Ali (r.a) yukarıdaki Ayet-i kerime ile (Tahrim 6) alakalı şunları söylemiştir: "Kişinin aile efradını cehennem ateşinden koruması onları eğitmesi ve yetiştirilmesiyle mümkün olur."
Abdullah b. Abbas (r.a) ise: "Kişi Allaha itaat ederek, ona karşı gelmekten kaçınarak ve aile efradına Allah’ı anmalarını emrederek kendisini ve ailesini Cehennem azabından korumuş olur." demiştir.
Katade (r.a) diyor ki: "Kişinin, aile efradını cehennem azabından koruması, onlara, Allah’a itaat etmelerini emretmesi ve karşı gelmelerini yasaklamasıyla olur. Kişi, aile efradını Allah’ın emirlerine göre sevk ve idare eder ve onların, Allah’ın emirlerini yerine getirmelerine yardımcı olur. Onlarda Allaha karşı gelen bir durum görürse onları ikaz eder ve durumlarını düzeltir. Böylece de onları azaptan kurtarmış olur. (Taberi tfsr.)
Mevzu ile alakalı bir Hadisi şerifte Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: كُلُّكُمْ راعٍ ، وكُلُّكُمْ مسئولٌ عنْ رعِيَّتِهِ ، والأِمَامُ رَاعٍ ، ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والرَّجُلُ رَاعٍ في أَهْلِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، والمرْأَةُ راعِيةٌ في بيْتِ زَوْجِهَا ومسئولة عنْ رعِيَّتِهَا ، والخَادِمُ رَاعٍ في مالِ سيِّدِهِ ومسئولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ ، فكُلُّكُمْ راعٍ ومسئولٌ عنْ رعِيتِهِ “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır; o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden mesulsunuz.” (Sahih-î Buhari, Vasaya, Hd.No: 2600)
Yine Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir baba oğluna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunamaz” (Kurtubi tfsr.)
Gerçek anlamda hüsrana uğrayanlar zümresine gelince (Zümer 15): “Hüsrana uğrayanlar; kıyamet gününde kendilerini de, ailelerini de hüsrana uğratanlardır.” Yani, dünyadaki kötü amelleri ile hem kendilerini ve hemde bu amelleri ile aile efratlarına örnek teşkil ederek onlarıda çirkin amellere sevk etmeleri ile hem kendilerini ve hemde mensuplarını hüsranların en kötüsüne uğratacaklar. Bunlar birbirlerini ebediyen görmeyecek şekilde ya toptan Cehennem’e girecekler veya birbirlerinden ayrılacaklar ve ebediyyen bir araya gelemeyeceklerdir. İster aileleri cennete kendileri cehenneme gitmiş olsun veya hepsi cehennemde yerleştirilmiş olsun. Hiç bir zaman onlar için bir araya gelme ve sevinç yoktur.
Zümer 15 Ayet’i ile alakalı olarak Fahruddin ER-Razi tefsirinde şunlar yazılmaktadır: Çünkü bunlar, daha büyüğü tasavvur edilemez bir helake düşmüşlerdir. Yine bunlar mensuplarını, çoluk-çocuklarını da zarara sokmuşlardır. Zira eğer onlara tabî olan bu kimseler de cehennemliklerdense, bunlar kendilerini ziyana soktukları gibi, onları da ziyana sokmuşlar demektir. Yok, eğer bunlar cennetliklerdense, bunlar, berikilerden artık kesinlikle bir daha dönüşü olmayan bir ayrılışla ayrılmışlardır.
Ibn Abbas (r.a) şöyle demiştir: "Herkesin cennette bir yeri, çoluk-çocuğu ve hizmetçileri vardır. Eğer o, itaat edenlerden olursa, bütün bunlar kendisine verilir. Yok, eğer cehennemliklerdense, bunlardan mahrum olur. Kendisi, çoluk-çocuğu ve o (Fahruddin ER-Razi tfsr.)
Buna karşılık Allah’ın (c.c) emirlerine uyar, nehiylerinden sakınır ve bu istikamette ehline örnek olur ve ehlide onu takip eder ise ona ve ehline çok büyük müjde vardır. Cenab-i Hak (c.c) bu müjdeyi Kur’an-ı azimüşşanda şöyle vermektedir: وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاٖيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَیْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ “İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini onlara kavuşturup, kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir” (TÛR 21).
Mü’minler için müjdelerin en büyüğü olan bu Ayet ile alakalı olarak, Said bin Cübeyr, Abdullah bin Abbas’ın Rasûlullah (s.a.v)’ın buyruğu ve merfu bir rivayet olarak şöyle zikrettiğini söylemiştir: Müminlerin çocukları da iman etmişlerse, Allah teala, âhirette, müminlerle iman eden çocuklarını bir arada bulunduracak, çocukların amelleri babalarının derecesine erişecek kadar olmasa dahi bu hal, iman eden müminlere bir ikram olacaktır. Müminlerin çocuklarının, babalarının derecesine eriştirilmesi, babalarının derecesinden de bir şey eksiltmeyecektir. Böylelikle yüce Allah çocukları sayesinde babaların gözünün aydınlanmasını sağlamış olacaktır." Taberi de bu görüştedir. (Taberi, Kurtubi tfsr.)
Yine ibn-i Abbas’tan gelen başka bir rivayete göre; eğer babaların derecesi daha yüksek ise, yüce Allah çocukları babalarının yanına yükseltir. Şayet çocukların dereceleri daha yüksek ise, bu sefer yüce Allah (c.c) babaları çocukların mertebesine yükseltir. Bu durumda "babalar" da "zürriyet: soy" adının kapsamı içerisine girerler. (Kurtubi tfsr.)
Babalık şefkati, dünyadaki gibi ahirette de çoktur. İşte bu sebeple Allah-ü Teâlâ, Mü’min kullarının kalblerini hoşnut etmiştir. Çünkü evlatları yüzünden, babalarını-atalarını üzmemiş, aksine bunları orada biraraya getirmiştir. Ancak burada dikkate almamız gereken çok önemli ve şartlı bir incelik vardır. Bu incelik, Soylarıda iman ile kendilerine tabî olanlar şartıdır. Yani; soylarınında onlar gibi iman ehli olmaları şartı ile dereceleri aşağılarda olsa dahi, Allah’ın (c.c) lutfu ile onlara kavuşturulacaklardır. Ancak bu şart mükellef yaşa erişmiş zürriyet içindir. Mükellef yaşa erişmemiş çocuk yaştakiler için geçerli değildir. Zira bundan önce bu mevzua değinmiş ve her çocuk “fıtrat” (İslam) üzere dünyaya gelir demiştik. Dolayısıyla, mükellefiyet yaşına varmadan ölen çocuk, babası müslüman olduğu için, İslamiyet onu babasına katmış ve müslüman saymıştır. Ancak rüşd yaşına varmış olupta iman etmemiş evlat, artık babasına nisbet edilmez. Bunu en bariz şekilde Nuh (a.s)’ın olayında müşahade edebiliyoruz.
Öyleki:
Hz. Nuh (a.s) gece gündüz demeden gizli açık kavmini hidayete davet eder ve her seferinde, kavmi tarafından kendisine aklın alamayacağı işkenceler yapılır, dövülür ve kovulurdu. Peygamberlerden hiçbir kimse Hz. Nuh’un (a.s) karşılaştı işkeceden daha ağırı ile karşılaşmış değildir. Buna rağmen son derece sabırlı ve tahammükâr davranıp, kendisine bunları yapanlara beddua etmez, aksine onları hak dine davet eder ve: "Rabbim, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar" derdi. Nihayet kavminin İman edeceğinden ümidini keseceği bir sırada, Yüce Allah (c.c) ona indirdiği vahyiyle: وَاُوحِىَ اِلٰى نُوحٍ اَنَّهُ لَنْ يُؤْمِنَ مِنْ قَوْمِكَ اِلَّا مَنْ قَدْ اٰمَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başka, artık hiç kimse iman etmeyecek. O hâlde, onların yapmakta oldukları şeylerden dolayı üzülme.” (Hud 36) artık kavminin iman etmeyeceğini belirtip İmanlarından yana ümidini kes dedi. Ve Ceneb-i Hak (c.c) Nuh (a.s)’a devamla şunları söyledi: وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِاَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنٖى فِى الَّذٖينَ ظَلَمُوا اِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ “Gözetimimiz altında ve vahyimiz istikametinde gemi yap. Ve zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” (Hud 37). Nihayet 20 yıl süre ile dikip yetiştirdiği ağaçlardan Allah’ın (c.c) kendisine gönderdiği Hz. Cebrail rehberliğinde bir gemi inşa etti. Ve gemi inşasının bitimi müteakiben Allah’tan kendisine şu emir vahyedildi: حَتّٰى اِذَا جَاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فٖيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَ وَمَا اٰمَنَ مَعَهُ اِلَّا قَلٖيلٌ Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (sular coşup taşınca) Nûh’a dedik ki: “Her cins canlıdan birer çift, bir de kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki âilen ile iman edenleri gemiye yükle.” Ama onunla beraber sadece pek az kimse iman etmişti. (Hud 40)
Nuh (a.s) Allah’ın (c.c) emri doğrultusunda gemiye her cins hayvandan çifter tane, ailesini ve iman edenleri doldurdu. Ancak Hz. Nuh’un şu Ayet-i kerimede zikredildiği gibi: وَنَادٰى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فٖى مَعْزِلٍ يَا بُنَیَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرٖينَ ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna; “Yavrucuğum, bizimle beraber sen de bin, inkârcılarla birlikte olma” diye seslendi. Lâkin oğlu: قَالَ سَاٰوٖى اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُنٖى مِنَ الْمَاءِ “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım” (Hud 43) diyerek gemiye binmeyi rededip atına binerek yüksek dağlarda kurtulacağını zanederek atını yüksek dağlara sürüp gitti. Nihayet dalgalar yükselip oğlunu kuşatmak üzere iken. Nuh (a.s) Cenab-i Hak (c.c)’a hitaben: وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْنٖى مِنْ اَهْلٖى وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِمٖينَ “Nûh, Rabbine seslenip şöyle dedi: “Rabbim! Şüphesiz oğlum da âilemdendir. Senin va’din elbette gerçektir. Sen de hükmedenlerin en iyi hükmedenisin” (Hud 45). Diye hitap edince Cenab-i Hak (c.c) Hz. Nuh’a cevaben: قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ “Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, asla Salih ameller değildir.” (Hud 46).
Evet, buradada müşahade edildiği gibi iman etmediği için Nuh (a.s)’ın oğlu kendi aile efradından sayılmamaktatır. Zira buda islâmiyette, din bağının hüküm itibariyle, neseb bağının hükmünden daha gü&cc
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 256498
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.