Korku, canlılar için yaratılmış olan duyguların en başta geleni değildir ama belki de en gizemli olanıdır. Başta insanlar olmak üzere tüm canlı varlıklar için en sevimsiz olan duygu, “korku” olsa gerek. İnsanoğlu, ayağına diken batmasından bile korkar. Birdenbire duyulan gök gürültüsü, ağaçları yerinden sökecek kadar şiddetli esen bir rüzgar, kayaları yerinden oynatacakmış gibi çarpan denizin dalgaları, gecenin sessiz karanlığı çoğunluğun korku sebepleridir. Endişeden ve ümitsizlikten sonra duyulan korku ise, insan ruhunda derin izler bırakır. Diyelim ki bir insan bir fabrikada çalışmaktadır. Bu insanın çalışırken hata yapmaktan korkması ve yapacağı hata sonrasında fabrika sahibinden azar işitmesi konusundaki endişesi, bu insanın psikolojisinde onarılması güç yıkımlara sebep olurken sosyal yaşantısını da korkuyla doldurur. Daha da ileri gidelim, bu insan, çalışırken birkaç kez hata yaptığında, artık işten kovulma kaygısı da taşımaya başlar. Ve fabrika sahibinin “bir daha hata yaparsan, kovulursun” uyarısı karşısında iş yaşamı çekilmez bir hal alır. Günler birbirini kovalarken, bu adam yine benzer bir hata yapar. İşte o anda, artık evine ekmek götürebilme ümidinde ciddi bir yıkım meydana gelir. Kendine güvenini yitirir, artık ayakları yere sağlam basmamaktadır. Fabrika sahibi, sözünde durup bu adamın yaptığı o son hata karşısında işine son verdiğinde, yani ümitlerin tükendiği noktada, korku artık en yüksek seviyesine ulaşmıştır. İşte bu korku, o işçinin, kazancını fabrika sahibine borçlu olduğu, o olmazsa evinin geçimini sağlayamayacağı yanılgısının bir yansımasıdır. Bu ve benzeri korkular, insanları yanlış faktörlerden çekinmeye zorlar. Bu çekinme, korkunç olmayandan korkulmaya, asıl korkulması gerekenin ise unutulmasına neden olur. Bu unutkanlık ise, kul ile yaratıcı arasındaki mesafenin açılmasının temel nedenidir. Günümüz toplumlarına bakıldığında, her insanın korkmaya değer bulduğu başka insanlar olduğu görülür. En tepeden başlayacak olursak; bir ülkenin yöneticisi, gelecek seçimlerde halkın kendisine yeterince oy vermeyeceğinden; bir bakan, başbakanın başka birine bakanlık görevi vereceğinden; bir kurumun genel müdürü, ilgili bakanın kendisini azledip başka birini genel müdür olarak atamasından korkmaktadır. Bu korku, öyle bir salgın halini almıştır ki; toplumun tüm bünyesini sarmış, neredeyse bir üst makamdakinden korku duymayan insan neslini helak etmiştir. İşte bu salgının adı “şirk” hastalığıdır. İnsanlar, şeytanlarının tuzağına öyle bir yakalanmışlar ki; yukarıda bahsedilen korku nedeniyle farkında olmadan yaratıcıya karşı şirk koşmaktadırlar. Bir insan, eğer çalışacak iş bulmuşsa, müdür olmuşsa, bir kurumun başkanı olmuşsa, genel müdür olmuşsa, bakan olmuşsa, bu makamı kendilerine verenin daha üst makamdaki kimseler olduğunu düşünüyorlarsa, büyük bir yanılgı içindedirler. Aynen evinde beklerken kocasının getireceği ekmek olmadan karnı doymaz zanneden ve kocası olmasa aç kalacağı korkusu taşıyan kadın gibi. İşte böyle bir kadın, kendisine asıl rızık verenin Allah olduğunu unutup kocasına minnet duyarken düştüğü şirk karşında, içine düştüğü bu büyük günahtan ve yanılgıdan habersizdir. Bir insan, bir kurumda önemli bir makama gelirken bunu kendisini atayan kişiye bağlıyorsa ve o olmasa bu göreve gelemezdim diye düşünüyorsa, bu yanılgı şirk değil de nedir! Bu insan, kendisinden bu makam alınmasın diye daha üst makamdakilere günün her anında minnet ediyorsa, bu şirk değil midir? Bu insan, “bana daha düşük başka bir görev verir” diye amirinin gözlerine korku dolu bakışlarla bakıyorsa, bu korku nedir? Bu korku; her şeyi, istisnasız her şeyi çekip çeviren kudret sahibini bırakıp kendisi de korkuyla yaşayan başka bir varlıktan korkması değil midir? Unutulmamalıdır ki korkulanların da korkanlar gibi, belki daha fazla korkuları var. Korkanlardan korkmak ne büyük bir gülünçlük… Bir yaprak bile, yeryüzü kurulduğundan beri can bulan bir yaprak bile, Allah’ın izni olmadan kıpırdayamıyorsa, insanların bu Allah’tan değil de Allah’ın izni olmadan kirpiklerini bile kıpırdatamayan varlıklardan çekinmesi, şirke düşmek değil de nedir? “Ey iman edenler, iman ediniz!” diyen ilahi emir, sizce kimler içindir? Allah’tan başkasını ilah edinmememizi telkin eden en yüce şifa kaynağının reçetesini hafife almak kadar bir zulmü, nefislerimize Firavun bile yapmamıştır. Musa peygamber, Allah tarafından peygamber olarak seçilip Firavun’a gönderildiğinde Allah’tan şöyle bir dilekte bulunmuştur: “Kardeşim Harun’u da peygamber olarak görevlendir de bana yardım etsin.” Allah, bu dua karşısında onun dileğini yerine getirerek Harun’u da peygamberlik makamına kavuşturur. Ama Harun, hiçbir zaman “sen olmasaydın peygamber olamazdım” diye abisi Musa’ya minnet etmemiş, peygamber olduysa Allah’ın lütfu ile olduğunu bir an olsun aklından çıkarmamıştır. Eğer bu teorinin tersi olsaydı, yani, Harun kendisinin peygamber oluşunu abisi Musa’ya bağlamış olsaydı ve günümüz insanlığında olduğu gibi gerçeklere değil de sebeplere minnet etmiş olsaydı o da şirke düşenlerden olurdu. Hz. Musa, daha bebekken ya da çocukken bir imtihan gereği ağzına kor ateşi aldığı için dili peltek kalmıştır ve seri bir şekilde konuşamamaktadır. İşte bu yüzden Harun’un kendisine yardımcı olarak tayin edilmesini dilemiş, Allah da onun bu isteğini yerine getirmiştir. Musa peygamberin dilinin yanmasına sebep olan olay şöyle yaşanmıştır: Firavun’un kahini, İsrail oğullarından bir çocuğun onun saltanatına son vereceği kehanetinde bulununca, Musa’nın annesi çocuğunu bir sepete koyarak denize, yada Nil Nehrine bırakır. Nil Nehri, Musa ve onun içinde bulunduğu sepeti Firavun’un karısı Asiye’nin bulunduğu yere kadar sürükler. Asiye, Musa’yı alır ve saraya götürür. Bu çocuğu çok sevdiğini ve ona kendilerinin bakmaları için Firavun’dan ricada bulunur. Firavun, bu teklifi kabul eder. Ama bu çocuğun İsrail oğullarından mı yoksa başka soydan mı geldiğini anlamak için sınamak ister. Onun önüne kor bir ateş ve çiçek benzeri başka bir şey koyar. Eğer kor ateşe uzanırsa başka bir soydan, çiçeğe uzanırsa İsrail oğulları soyundan geldiğine hükmedecektir. Çocuğun İsrail oğulları soyundan geliyor olması halinde onu öldürecektir. Musa, önüne konan çiçek ve kor ateşten seçim yapar ve çiçeğe uzanmak için atılır. Ama Allah, Musa’nın ve Firavun’un kaderlerini en ince ayrıntısına kadar planlamıştır ve Musa’nın eline kor ateşini tutuşturmuştur. Musa, eline aldığı kor ateşi ağzına götürür ve böylece dilini yakar. Bu yanık, ömrü boyunca onda derin izler bırakır ve seri bir şekilde konuşmasına engel olur. İşte görülmektedir ki; Musa, daha küçücük yaşta Firavun’un denemesi ile ağzına kor ateşini almış, dili yanmış, seri konuşabilme yeteneği törpülenmiş, peygamber olarak görevlendirildiğinde ise kendisine yardımcı olması için kardeşi Harun’un da peygamber olması niyetiyle dua etmiştir. Apaçık ortada olan gerçek şu olsa gerek; Allah, Harun’a peygamberlik vermek için gelecekte büyük peygamberlerden olacak, kendisiyle bizzat konuşacak kadar imtiyaz sahibi Musa’nın dilini, azılı düşmanı Firavun’a yaktırmış ve böylece Harun’un peygamber olma sebeplerini yoktan var etmiştir. Harun, kendisine peygamberlik payesi verenin Allah olduğu bilinciyle yaşamıştır. Yukarıda da bahsedildiği gibi, hiçbir zaman abisi Musa’ya peygamber olması konusunda minnet etmemiştir. Abisi Musa’nın önüne kor ateşi koyup onun dilini yakmasına vesile olan Firavun’a da sempati duymamıştır. Ancak günümüz insanlığından aynı duyarlı davranışı beklemek, sanırım boşuna beklemek olur. Çünkü çağımızda gerçeklere değil de sebeplere iman etmek gibi büyük bir yanlışlığın içinde boğulmaktayız. Günümüzde bir adam, bir fabrika işe girmiş ve evinin geçimini alın teri dökerek sağlarken fabrika sahibine kendisine iş verdiği için minnet duyuyorsa bir büyük gaflet ve delalet içindedir demektir. Kimbilir belki de fabrika sahibi bu adama minnet duymalıdır. Çünkü belki de Allah bu adamı bir fabrikada çalıştırarak ona rızık vermeyi dilemiş ve fabrika kuracak bir kul gerekli olduğu için bu fabrikatörü yaratmış, ona fabrika kurmaya yetecek kadar sermaye vermiş, fabrika kurması için ona ilham aşılamış ve diğer sebepleri var etmiştir. Öyleyse kimin kime minnet duyması daha doğrudur? İlginçtir, fabrikasında çalışan bir işçiye minnet duyan fabrika sahibine rastlanılmıyor. İster fabrika sahibi olsun, isterse fabrikada çalışan bir işçi; ister bir bakan olsun, isterse onu bakan olarak atayan başbakan; ister bir kurumun genel müdürü olsun, isterse onu genel müdür olarak görevlendiren başka biri; ister bir ev reisi olsun, isterse bu evde o ev reisine yemek pişiren bir hanım, her kim olursa olsun asıl minnet duyulacak olan, hiç şüphesiz Allah’tır. Bir ekmek fırınından ekmek aldığınızda fırıncıya teşekkür edebilirsiniz, ama fırıncı olmasa aç kalacağınızı düşünüyorsanız, işte yanlış olan budur. Fırıncı da sizi velinimeti olarak görmemelidir. Çünkü hangi sebeplerin ne sonuçlar için yaratıldığını bilemeyecek kadar cahiliz. Belki buğday eken çiftçi Allah’ın sevgili kuludur da Allah ona bol hububat verdiği için fırıncı o hububatı alıp un yaptı, yoğurdu, ekmek haline getirdi, pişirdi ve sizin elinize bu ekmekten iki tane tutuşturdu. Bu bilgi Allah katındadır. Musa peygamberin çocukluk zamanında yaşamış olsaydınız ve Firavun’un onu bir sınava tabi tuttuğuna tanık olsaydınız, bu sınavın sonucunda Harun’un peygamber olacağını tahmin edebilir miydiniz? Nasıl bunu tahmin edemiyorsanız, bir kurumun yöneticisinin sizi bir üst unvana atamasının yada unvanınızı indirmesinin, istediğiniz bir coğrafyaya tayin etmesinin ya da sürgüne yollamasının sonuçlarını da tahmin edemezsiniz. Tüm bunlar hayatın içine gizlenmiş sırlardır ve bu sırları, “zaman” deşifre eder. Zamanın yaratıcısı ve sahibi de Allah’tır. Öyleyse insanlara düşen, farkında olmadan içine düştüğü şirk hastalığından kurtulmanın yolunu bulması; gerçekler ortada dururken, sebeplerle oyalanmadan ve bu oyalanma telafi edilemez bir azaba yol açmadan asıl minnet edilmesi, korkulması, şükredilmesi, teşekkür edilmesi gerekenin bilincini yakalamasıdır. Muhammed Yüksel ARKALI
Korku, canlılar için yaratılmış olan duyguların en başta geleni değildir ama belki de en gizemli olanıdır. Başta insanlar olmak üzere tüm canlı varlıklar için en sevimsiz olan duygu, “korku” olsa gerek.
İnsanoğlu, ayağına diken batmasından bile korkar. Birdenbire duyulan gök gürültüsü, ağaçları yerinden sökecek kadar şiddetli esen bir rüzgar, kayaları yerinden oynatacakmış gibi çarpan denizin dalgaları, gecenin sessiz karanlığı çoğunluğun korku sebepleridir. Endişeden ve ümitsizlikten sonra duyulan korku ise, insan ruhunda derin izler bırakır.
Diyelim ki bir insan bir fabrikada çalışmaktadır. Bu insanın çalışırken hata yapmaktan korkması ve yapacağı hata sonrasında fabrika sahibinden azar işitmesi konusundaki endişesi, bu insanın psikolojisinde onarılması güç yıkımlara sebep olurken sosyal yaşantısını da korkuyla doldurur. Daha da ileri gidelim, bu insan, çalışırken birkaç kez hata yaptığında, artık işten kovulma kaygısı da taşımaya başlar. Ve fabrika sahibinin “bir daha hata yaparsan, kovulursun” uyarısı karşısında iş yaşamı çekilmez bir hal alır. Günler birbirini kovalarken, bu adam yine benzer bir hata yapar. İşte o anda, artık evine ekmek götürebilme ümidinde ciddi bir yıkım meydana gelir. Kendine güvenini yitirir, artık ayakları yere sağlam basmamaktadır. Fabrika sahibi, sözünde durup bu adamın yaptığı o son hata karşısında işine son verdiğinde, yani ümitlerin tükendiği noktada, korku artık en yüksek seviyesine ulaşmıştır.
İşte bu korku, o işçinin, kazancını fabrika sahibine borçlu olduğu, o olmazsa evinin geçimini sağlayamayacağı yanılgısının bir yansımasıdır. Bu ve benzeri korkular, insanları yanlış faktörlerden çekinmeye zorlar. Bu çekinme, korkunç olmayandan korkulmaya, asıl korkulması gerekenin ise unutulmasına neden olur. Bu unutkanlık ise, kul ile yaratıcı arasındaki mesafenin açılmasının temel nedenidir.
Günümüz toplumlarına bakıldığında, her insanın korkmaya değer bulduğu başka insanlar olduğu görülür. En tepeden başlayacak olursak; bir ülkenin yöneticisi, gelecek seçimlerde halkın kendisine yeterince oy vermeyeceğinden; bir bakan, başbakanın başka birine bakanlık görevi vereceğinden; bir kurumun genel müdürü, ilgili bakanın kendisini azledip başka birini genel müdür olarak atamasından korkmaktadır. Bu korku, öyle bir salgın halini almıştır ki; toplumun tüm bünyesini sarmış, neredeyse bir üst makamdakinden korku duymayan insan neslini helak etmiştir.
İşte bu salgının adı “şirk” hastalığıdır. İnsanlar, şeytanlarının tuzağına öyle bir yakalanmışlar ki; yukarıda bahsedilen korku nedeniyle farkında olmadan yaratıcıya karşı şirk koşmaktadırlar.
Bir insan, eğer çalışacak iş bulmuşsa, müdür olmuşsa, bir kurumun başkanı olmuşsa, genel müdür olmuşsa, bakan olmuşsa, bu makamı kendilerine verenin daha üst makamdaki kimseler olduğunu düşünüyorlarsa, büyük bir yanılgı içindedirler. Aynen evinde beklerken kocasının getireceği ekmek olmadan karnı doymaz zanneden ve kocası olmasa aç kalacağı korkusu taşıyan kadın gibi. İşte böyle bir kadın, kendisine asıl rızık verenin Allah olduğunu unutup kocasına minnet duyarken düştüğü şirk karşında, içine düştüğü bu büyük günahtan ve yanılgıdan habersizdir.
Bir insan, bir kurumda önemli bir makama gelirken bunu kendisini atayan kişiye bağlıyorsa ve o olmasa bu göreve gelemezdim diye düşünüyorsa, bu yanılgı şirk değil de nedir! Bu insan, kendisinden bu makam alınmasın diye daha üst makamdakilere günün her anında minnet ediyorsa, bu şirk değil midir? Bu insan, “bana daha düşük başka bir görev verir” diye amirinin gözlerine korku dolu bakışlarla bakıyorsa, bu korku nedir? Bu korku; her şeyi, istisnasız her şeyi çekip çeviren kudret sahibini bırakıp kendisi de korkuyla yaşayan başka bir varlıktan korkması değil midir? Unutulmamalıdır ki korkulanların da korkanlar gibi, belki daha fazla korkuları var. Korkanlardan korkmak ne büyük bir gülünçlük…
Bir yaprak bile, yeryüzü kurulduğundan beri can bulan bir yaprak bile, Allah’ın izni olmadan kıpırdayamıyorsa, insanların bu Allah’tan değil de Allah’ın izni olmadan kirpiklerini bile kıpırdatamayan varlıklardan çekinmesi, şirke düşmek değil de nedir? “Ey iman edenler, iman ediniz!” diyen ilahi emir, sizce kimler içindir? Allah’tan başkasını ilah edinmememizi telkin eden en yüce şifa kaynağının reçetesini hafife almak kadar bir zulmü, nefislerimize Firavun bile yapmamıştır.
Musa peygamber, Allah tarafından peygamber olarak seçilip Firavun’a gönderildiğinde Allah’tan şöyle bir dilekte bulunmuştur: “Kardeşim Harun’u da peygamber olarak görevlendir de bana yardım etsin.” Allah, bu dua karşısında onun dileğini yerine getirerek Harun’u da peygamberlik makamına kavuşturur. Ama Harun, hiçbir zaman “sen olmasaydın peygamber olamazdım” diye abisi Musa’ya minnet etmemiş, peygamber olduysa Allah’ın lütfu ile olduğunu bir an olsun aklından çıkarmamıştır. Eğer bu teorinin tersi olsaydı, yani, Harun kendisinin peygamber oluşunu abisi Musa’ya bağlamış olsaydı ve günümüz insanlığında olduğu gibi gerçeklere değil de sebeplere minnet etmiş olsaydı o da şirke düşenlerden olurdu. Hz. Musa, daha bebekken ya da çocukken bir imtihan gereği ağzına kor ateşi aldığı için dili peltek kalmıştır ve seri bir şekilde konuşamamaktadır. İşte bu yüzden Harun’un kendisine yardımcı olarak tayin edilmesini dilemiş, Allah da onun bu isteğini yerine getirmiştir.
Musa peygamberin dilinin yanmasına sebep olan olay şöyle yaşanmıştır: Firavun’un kahini, İsrail oğullarından bir çocuğun onun saltanatına son vereceği kehanetinde bulununca, Musa’nın annesi çocuğunu bir sepete koyarak denize, yada Nil Nehrine bırakır. Nil Nehri, Musa ve onun içinde bulunduğu sepeti Firavun’un karısı Asiye’nin bulunduğu yere kadar sürükler. Asiye, Musa’yı alır ve saraya götürür. Bu çocuğu çok sevdiğini ve ona kendilerinin bakmaları için Firavun’dan ricada bulunur. Firavun, bu teklifi kabul eder. Ama bu çocuğun İsrail oğullarından mı yoksa başka soydan mı geldiğini anlamak için sınamak ister. Onun önüne kor bir ateş ve çiçek benzeri başka bir şey koyar. Eğer kor ateşe uzanırsa başka bir soydan, çiçeğe uzanırsa İsrail oğulları soyundan geldiğine hükmedecektir. Çocuğun İsrail oğulları soyundan geliyor olması halinde onu öldürecektir. Musa, önüne konan çiçek ve kor ateşten seçim yapar ve çiçeğe uzanmak için atılır. Ama Allah, Musa’nın ve Firavun’un kaderlerini en ince ayrıntısına kadar planlamıştır ve Musa’nın eline kor ateşini tutuşturmuştur. Musa, eline aldığı kor ateşi ağzına götürür ve böylece dilini yakar. Bu yanık, ömrü boyunca onda derin izler bırakır ve seri bir şekilde konuşmasına engel olur.
İşte görülmektedir ki; Musa, daha küçücük yaşta Firavun’un denemesi ile ağzına kor ateşini almış, dili yanmış, seri konuşabilme yeteneği törpülenmiş, peygamber olarak görevlendirildiğinde ise kendisine yardımcı olması için kardeşi Harun’un da peygamber olması niyetiyle dua etmiştir. Apaçık ortada olan gerçek şu olsa gerek; Allah, Harun’a peygamberlik vermek için gelecekte büyük peygamberlerden olacak, kendisiyle bizzat konuşacak kadar imtiyaz sahibi Musa’nın dilini, azılı düşmanı Firavun’a yaktırmış ve böylece Harun’un peygamber olma sebeplerini yoktan var etmiştir.
Harun, kendisine peygamberlik payesi verenin Allah olduğu bilinciyle yaşamıştır. Yukarıda da bahsedildiği gibi, hiçbir zaman abisi Musa’ya peygamber olması konusunda minnet etmemiştir. Abisi Musa’nın önüne kor ateşi koyup onun dilini yakmasına vesile olan Firavun’a da sempati duymamıştır. Ancak günümüz insanlığından aynı duyarlı davranışı beklemek, sanırım boşuna beklemek olur. Çünkü çağımızda gerçeklere değil de sebeplere iman etmek gibi büyük bir yanlışlığın içinde boğulmaktayız.
Günümüzde bir adam, bir fabrika işe girmiş ve evinin geçimini alın teri dökerek sağlarken fabrika sahibine kendisine iş verdiği için minnet duyuyorsa bir büyük gaflet ve delalet içindedir demektir. Kimbilir belki de fabrika sahibi bu adama minnet duymalıdır. Çünkü belki de Allah bu adamı bir fabrikada çalıştırarak ona rızık vermeyi dilemiş ve fabrika kuracak bir kul gerekli olduğu için bu fabrikatörü yaratmış, ona fabrika kurmaya yetecek kadar sermaye vermiş, fabrika kurması için ona ilham aşılamış ve diğer sebepleri var etmiştir. Öyleyse kimin kime minnet duyması daha doğrudur? İlginçtir, fabrikasında çalışan bir işçiye minnet duyan fabrika sahibine rastlanılmıyor.
İster fabrika sahibi olsun, isterse fabrikada çalışan bir işçi; ister bir bakan olsun, isterse onu bakan olarak atayan başbakan; ister bir kurumun genel müdürü olsun, isterse onu genel müdür olarak görevlendiren başka biri; ister bir ev reisi olsun, isterse bu evde o ev reisine yemek pişiren bir hanım, her kim olursa olsun asıl minnet duyulacak olan, hiç şüphesiz Allah’tır. Bir ekmek fırınından ekmek aldığınızda fırıncıya teşekkür edebilirsiniz, ama fırıncı olmasa aç kalacağınızı düşünüyorsanız, işte yanlış olan budur. Fırıncı da sizi velinimeti olarak görmemelidir. Çünkü hangi sebeplerin ne sonuçlar için yaratıldığını bilemeyecek kadar cahiliz. Belki buğday eken çiftçi Allah’ın sevgili kuludur da Allah ona bol hububat verdiği için fırıncı o hububatı alıp un yaptı, yoğurdu, ekmek haline getirdi, pişirdi ve sizin elinize bu ekmekten iki tane tutuşturdu. Bu bilgi Allah katındadır.
Musa peygamberin çocukluk zamanında yaşamış olsaydınız ve Firavun’un onu bir sınava tabi tuttuğuna tanık olsaydınız, bu sınavın sonucunda Harun’un peygamber olacağını tahmin edebilir miydiniz? Nasıl bunu tahmin edemiyorsanız, bir kurumun yöneticisinin sizi bir üst unvana atamasının yada unvanınızı indirmesinin, istediğiniz bir coğrafyaya tayin etmesinin ya da sürgüne yollamasının sonuçlarını da tahmin edemezsiniz. Tüm bunlar hayatın içine gizlenmiş sırlardır ve bu sırları, “zaman” deşifre eder. Zamanın yaratıcısı ve sahibi de Allah’tır. Öyleyse insanlara düşen, farkında olmadan içine düştüğü şirk hastalığından kurtulmanın yolunu bulması; gerçekler ortada dururken, sebeplerle oyalanmadan ve bu oyalanma telafi edilemez bir azaba yol açmadan asıl minnet edilmesi, korkulması, şükredilmesi, teşekkür edilmesi gerekenin bilincini yakalamasıdır.
Muhammed Yüksel ARKALI
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 666382
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.