En Son Haberler



Muhammed Yüksel ARKALI

bilgi@insanidegerler.org
  Özgeçmişi
  Tüm Yazıları

MUTLAK ADALETİN TESİSİ VE YENİ ANAYASAYA

Şöyle bir olay, manzara ya da hayat düşünelim. Henüz sekiz-on yaşlarında bir çocuksunuz ve sizin yaşınıza çok yakın bir yaşta bir küçük kardeşiniz, ya da bir büyük kardeşiniz var. Yani bir evde hemen hemen aynı yaşlarda iki kardeşsiniz. Anne ve babanız ikinizi de çok seviyor. Çocuklar için evde işlenmesi muhtemel suç, kusur ya da kabahat nedir?

Muhtemelen bu suç;  bir bardak, tabak ya da vazonun kırılması, anlamı olan bir fotoğrafın duvardan düşürülmesi, halının üzerine bir şeyin dökülmesi gibi bir sakarlık olabilir. Diyelim ki; siz bu suç ve kusurları işlememek için bütün gayretinizle özen gösteriyorsunuz, hareketlerinizi, oyunlarınızı, eylemlerinizi bu doğrultuda kontrol altına almaya çalışıyorsunuz. Kardeşiniz ise, bu konuyu sizin kadar önemsemiyor. O; size göre daha rahat, sizin gibi “elimden bardak düşer de kırarım” korkusu içinde değil.

Her gün biraz daha tükettiğimiz hayat sürecinde, bir gün, bir bakıyorsunuz ki; su içtiğiniz bardak elinizden kayıyor ve kendine has bir gürültüyle yere düşüyor ve etrafa cam parçaları saçılıyor. Üzgünsünüz… Bir suçluluk duygusu içinde yüzünüz mahzunlaşıyor ve tüm dikkatinize rağmen bu olayın başınıza gelmiş olmasının burukluğunu yaşıyorsunuz. Ve kardeşinizi düşünüyorsunuz. Sizin kadar dikkatli olmadığı halde onun böyle bir olay yaşamaması karşısında kardeşinizi şanslı, hatta “masum” olarak görüyorsunuz. Buna benzer olaylar, sözgelimi  iki-üç ayda bir yaşanmaktadır ve her zaman bardağı kıran siz oluyorsunuz; bütün dikkatinize rağmen.   

Ve şimdi şöyle düşünün.  Bu iki çocuğun annesi ya da babası olsaydınız, bu olaylar karşısında nasıl bir tutum sergiler, bu suç karşısında nasıl bir yargılama yapardınız ve nasıl bir ceza verirdiniz? Ya da herhangi bir ceza verir miydiniz? İnsanlık ve onun belirlediği kanunlar, suça ceza vermek üzerine kurulu olduğu için, ne kadar adaletli olmaya çalışırsak çalışalım, böyle durumlarda gerçek adaleti sağlamaya hiçbir zaman güç yetiremeyiz. Bardağı kırıp kırmayacağını önemsemeyen birine “bardak kırmadın ama sen bu konuda ihtiyatlı davranmıyorsun diye” ceza vermek ne kadar adaletsiz bir durumsa, bütün dikkatine rağmen bardak kıran birine de “bardak katili” muamelesinde bulunmak o kadar zulümdür. 

Anlatmaya çalıştığım olayda, bardak kırmamak için elinden geleni her şeyi yapan çocuktur suçu işleyen. Diğer çocuğun böyle bir kaygısı, dikkat etmesi gerektiğini telkin eden bir düşünce yapısı olmadığı halde, bardak kırma suçuyla karşı karşıya kalmamaktadır. Bir diğer deyişle; bardak kırma endişe taşıyan çocuk, iç dünyasında,  bu suçu işlememek için yoğun çaba sarfederken dış dünyasında elinden bardağı düşürüp kırıyor, öte yandan diğer çocuğun iç dünyası bu anlamda bomboşken, dış dünyasında kusursuz görünüyor.  İşte insanoğlunun,  bu ve benzeri olaylar karşısında mutlak adaleti sağlayabileceğini beklemek akılsızlık olur.

Ülke ve toplum olarak ele aldığımızda, ülkemizin bütünü olarak değerlendirdiğimizde,  hiçbir ağırlığı olmayan yukarıdaki örnekte çuvallayan “insani adalet”,  yetmiş milyonu aşan bir topluluk için mutlak adaleti tesis edecek bir anayasayı nasıl yazabilir? Ya da bu anayasa nasıl olmalıdır?

Şunu da düşünelim. Her sabah arabanızla işinize gidip geliyorsunuz ve bir yayaya çarpmamak için yoğun bir dikkat içindesiniz. Bir bakıma, aracınızı kullanırken gözünüzü bile kırpmıyorsunuz. Öte yandan bir taksi şoförü, aracını kırlarda gezer gibi kullanıyor. Ve gün geliyor, dikkatsiz bir yaya, bakkaldan ekmek almak için yolun karşı tarafına geçmeye çalışırken birdenbire önünüze çıkıyor ve daha frene basmaya vakit bulamadan ona çarpmak zorunda kalıyorsunuz. Kanunlar ve anayasa karşısında sizin ve diğer taksi şoförünün durumu nasıl değerlendirilir? Yayaya çarptığınız yolda aracınızın fren izine rastlamayan hakim, nasıl bir karar verir?

“Kaza ve kader Allah’tandır!” şeklindeki “ilahi anayasa” maddesinden habersiz olan bir insanlığın adaleti, gerçek adaleti burada da tesis etmekten uzak kalacaktır.

Mutlak adaleti tesis edecek olan anayasa ve diğer kanunlar; eylemlere göre mi karar vermeli,  yoksa insanın iç dünyasındaki ruh halini mi yargılamalıdır? Yoksa her ikisini birden ele alarak bir sentez yapıp sonra bu karışımından bir sonuç mu çıkarmalıdır? Mutlak adaleti sağlayacak bir hukuk sistemi oluşturmaya çalışan insanlığın, boyunun yetişmediği yerde nasıl bir sandalye ya da merdiven kullanması gerekir? Bencilliği, kibri ve kendini beğenmişliği boyundan büyük olan insanlık, aslında “küçük” olduğu ortaya çıkar endişesini yenip bir sandalyeye çıkma tevazuunu göstermediği müddetçe, insanlık gerçek bir anayasaya yapamayacaktır. 

Siz hiç aynaya bakan koyun gördünüz mü? Ben görmedim. Koyunlar, peygamberimizin şu hadisini duymuş olsalardı; muhtemelen, her biri, vakitlerinin bir kısmını ayna karşısında geçirirdi: "Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak." (Kutub-i  Sitte, Hadis No:5028)

Yukarıdaki yayaya çarpma kazasına geri dönecek olursak, tasvir etmeye çalıştığım resmin geri kalan tarafını şu şekilde tamamlamak isterim: Arabanın çarptığı yayanın eşi siz olsaydınız ne yapardınız? Öyle ya; eşiniz yemeği pişirmiş, siz de işinizden yeni gelmişsiniz ve eşinizle birlikte yemek yiyeceksiniz. Kazazede eşiniz, her zaman gittiği bakkaldan ekmek almak düşüncesiyle karşıya geçerken hiç tanımadığı bir araba ona çarpar ve yaralanmasına neden olur. İlahi adalet size şöyle bir soru sorarsa cevabınız ne olurdu: “Akşam evine giderken ekmeği neden sen almıyordun da eşine aldırıyordun?”

İnsanlık, işte bu soruyu soracak anayasa yapmaktan acizdir.

Resmin her göz tarafından görülemeyen tarafında ise; bu kazadan bir süre önce, bir yoksul, araç sürücüsü için şöyle beddua ediyor: “Kazancının zekatını vermeyip benim hakkını yemeye devam edersen Allah belanı versin!”

Sonuçta bir ambulans, eşinizi alıp hastanenin acil servisine götürüyor. Ancak, söz gelimi iki milyon insan kapasiteli şehrinizde, hükümetlerin uyguladığı yanlış politikalardan dolayı beş milyon insan yaşıyor ve eşinizi taşıyan ambulans eşinizi zamanında hastaneye ulaştırmak için yoğun bir çaba sarfediyor. Ve birkaç dakika ile eşinizi kaybediyorsunuz. Ambulans güzergahındaki yüzlerce araçtan hesap soracak bir anayasanın varlığını istemez misiniz? Elbette istersiniz… Ama insanlığın anayasası, bu hesabı sormaktan acizdir.

Farzedin ki Cumhuriyet Savcısı’sınız. Ve akşam için plan yaptınız, çocuğunuza ders çalıştıracaksınız. Bir haber geliyor ve arabanın çarptığı bir yayanın hayatını kaybettiğini bildiriyorlar. Kamu davası açmalısınız. Görev ve sorumluluk bilinciyle evinize gitmeyip olay yerine intikal ediyorsunuz. Ve işinizi yapıyorsunuz. Bu iş, birkaç saatinizi alıyor. Evinize geldiğinizde, göz bebeğiniz gibi üzerine titrediğiniz çocuğunuzu uyumuş buluyorsunuz. Oysa yarın sabah sınava girecekti ve siz de ona ders çalıştıracaktınız. Ama olmadı. Sabahki sınavda çocuğunuz birkaç soruyu yapamıyor.

Hayatınızın ilerleyen yıllarındaki süreci şöyle olmuştur: Sizin o akşam evinize geç gitmiş olmanızdan  ve çocuğunuzu geometriye çalıştıramayışınız dolayısıyla, çocuğunuz işsiz kalmıştır. Kıyamet günü ise, ilahi adalet çocuğunuzu şöyle bir hesaba tabi tutuyor: “Dünyada iken filan caddede bir gencin içinde bulunduğu araç, trafikte aheste aheste dolaşırken, arkadan gelen bir ambulans, hastaneye yaralı yetiştirmeye çalışıyordu. Ama o gencin kullandığı araç, trafikte sıkışıklığa neden olduğu için ambulans zamanında hastaneye ulaşamadı. Sonuçta o yaralı öldü. Baban da bundan dolayı fazla mesai yapmak zorunda kaldı. Bu durum, senin eğitim hayatını olumsuz yönde etkiledi. İşte bu olay sonucunda senin beş birim günahın senden alınarak o gence verilmiştir.”

Büyük bir şaşkınlık yaşayan genç, üzerine yüklenen beş birim günahın ağırlıyla şu şekilde söyleniyor: “Ben, bu çocuğu dünyadayken tanımıyordum, onu hiç görmedim!”

İşte bu haykırış, gencin dünyadayken “boynuzlu koyun” gibi dolaşmış olduğunun en açık delilidir. Ve şimdi boynuzsuz olan koyuna kısas ödemektedir.

Babası savcı olan ve dünyadayken geometri sorularını çözemediği için üniversiteye giremeyen ve işsiz kalan kişi, ilahi adaletin savcısı tarafından başka bir masaya sevk edilir. Burada, mahcup bir şekilde ayakta dikilen bir kadın vardır. İlahi adalet işsiz gence şöyle seslenir: “Sen dünyadayken işsizdin. Senin için yazılan kadere karşı çıkıp bu kadının evine gece girdin ve onun evini soydun. Zaman, bu yaptığının bedelini ödeme zamanıdır. Verecek neyin var?” İşsiz genç ceplerini karıştırır. Ölürken yanında birikmiş parasını getirmeyi unuttuğu için cepleri boştur. Sorgulayan ses devam eder: “Bir dönem oruç tutmuştun. Bu orucu senden alıp bu kadına veriyorum.”

Bir önceki masada boynuzsuz koyun muamelesi gören işsiz genç, burada boynuzlu bir koyun halini alıvermiştir. Ve bu durum, yan yana dizilmiş milyonlarca, milyarlarca masa boyunca devam eder. Aynı şey, bütün insanlık için böyledir. Kimbilir belki de olayların geçtiği şehrin yöneticileri, “iki milyon kapasitesi bulunan şehre beş milyon kişiyi doldurmuş olduklarının hesabını verirken biriktirmiş oldukları tüm serveti bir masada bitirmişlerdir.

Resmetmeye çalıştığım bu olaylarla ilgili emin olduğum tek gerçek, bütün masalardaki “hüküm sahibi kişi”, hep aynı “KİŞİ”dir. Aynı anda her yerde bulunmaktadır.           

Sanırım artık şu soruyu sorma zamanı geldi: İnsanlık, boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkını alabilecek bir anayasa yapmaya güç yetirebilir mi? Buna güç yetiremeyeceğine göre, anayasamız “VİCDANIMIZ” olmalıdır. Ve bu anayasa, bir gün hesap vereceğimiz bilinci içinde yaşamayı bize telkin etmelidir.

Bu arada, masalardan birinde şöyle bir manzara yaşanmaktadır: Sekiz-on yaşlarında bir çocuk, yanlışlıkla kırdığı bardakların parçalarını topluyor. İlahi adalet, demek ki onu suçlu bulmamış, sadece bu kadarcık bir cezayı uygun görmüş.

Bütün bunları neden mi yazıyorum? Allah’ın bana lutfetmiş olduğu şu kadarcık akıl ve bilgimi paylaşmam gerekiyor. Aksi taktirde siz isteseniz de, istemeseniz de hesap gününde bunun bedelini benden alırsınız da ondan. O yüzden burada ödemek istedim.

Muhammed Yüksel ARKALI

 
 

 Okunma Sayısı : 1404

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 366122

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.