Zaman zaman ülkemizin sosyal, ekonomik ve kültürel boyutunu görmek ve çıkan tahlil sonuçlarından bir hastalık teşhisi koymak için kamuoyu araştırması yapılır. Gördüğüm kadarıyla bu araştırmalarda ülkemizin en önemli sorununun işsizlik olduğu sonucu çıkmaktadır. İşsizlik; bireyleri ekonomik ve kültürel pek çok faydadan mahrum bıraktığı gibi, aynı zamanda psikolojik olarak da bir yıkım meydana getirir. Ama bunlardan daha önemlisi, işsizliğin, o ülkenin makro ekonomik göstergelerinde işlerin yolunda gitmediğini göstermesidir. Bir insandan alınan kan örneklerinden o kimsenin hastalığının ne olduğunun tespit edilmesine benzer bir şekilde, bir ülkenin makro ekonomik göstergeleri de o ülkenin hastalığının teşhisinde en önemli veriyi oluşturur. Bir veri elde etmekten daha önemlisi ise, o veriyi doğru yönetmek ve uygulanması gereken politikaları doğru seçmektir. Bana göre ülkemizin en önemli sorunu gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Bu adaletsizlik; işsizliği de, terörü de, hayat pahalılığını da, kültürel yoksulluğu da, sosyal sorunları da beraberinde getirir. Hatta bireylerin hırsızlık yapmasında, alkolik olmasında, uyuşturucu satmasında, fuhşa sürüklenmesinde, çocuk kaçırmasında, adam yaralamasında, insan öldürmesinde ve daha pek çok toplumsal sorunların kaynağında gelir dağılımındaki adaletsizlik yatar. “Misafir; gelirken on rızıkla gelir birini yer, dokuzunu geldiği evde bırakır” diye bir söz vardır. Ama hiçbir ev sahibi, misafir ağırladıktan sonra kalan bu dokuz rızkı buzdolabında görmemiştir. Bu dokuz şey, hayatın içinde gizlidir. İşte ülkemizdeki en önemli sorunlar da gelir dağılımındaki adaletsizlikte gizlidir. Ev sahipleri bu gerçeği göremedikleri için sorunların etkin çözümüne yönelik doğru tedavi yöntemleri uygulayamamakta ve masaya doğru reçete koyamamaktadırlar. Merkezi yönetimin ve yerel yönetimlerin yoksul kesimlere yönelik uyguladığı yardım politikalarını bilmeyen yok gibidir. “Bilmeyen yok gibidir” diyorum, çünkü Başbakanlık verilerine göre ülkemizde üç milyon aile bu yardımlardan faydalanmaktadır. Yardım alanların çok önemli bir bölümü İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde bulunmaktadır. Ülke nüfusunun aşağı yukarı dörtte biri bu iki şehirde yaşamaktadır. Dolayısıyla, bu yardımlardan yararlanmasa bile, pek çok insan apartmanının kapısına yanaşan kömür kamyonlarını, makarna çuvallarını, deterjan kolilerini görmüştür. Yardıma ihtiyacı olmadığı halde bu yardımları alıp deposunda mal yığınlar olduğu söylentilerine girilmesine gerek görmeden doğru reçete nedir, bu konu üzerinde kafa yormak, sanırım daha akıllıca olur. Yoksul insan kitlesine yapılan yardımların ülkenin sosyal yapısına verdiği en belirgin hasar; çalışan insanlardan çalışmayanlara yapılan “alın teri transferi”dir. Bu alın teri transferi; tembel bir toplum meydana getirirken; beraberinde, köylerden kentlere göçü hızlandırmış, tarım ve hayvancılık ürünleri başta olmak üzere pek çok alanda üretim düşüklüğünü tetiklemiştir. Devlet; azalan üretimi ikame etmek ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için ithalata yönelmek zorunda kalmış, bu durum ülkenin dış ticaret dengesini olumsuz yönde bozarken, borçlanmayı da beraberinde getirmiştir. Vergi gelirlerinde meydana gelen ciddi azalmalar, aynı zamanda hükümetleri başka kaynaklara yöneltmiştir. Dolaylı ve dolaysız vergilerdeki yük ile benzin fiyatının tavana çıkmasının altında bu gerçek yatmaktadır. Köylerden, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük kentlere yönelen insanlar; kendilerine yapılan yardımlarla hayatlarını sürdürürken, bunlardan bir kısım boş durmaktan sıkılmış ve her biri yeteneklerine göre hırsızlık, gasp, fuhuş, çocuk kaçırma, adam yaralama, cinayet, kumar, alkol, uyuşturucu gibi devletin ve toplumun düzenini bozan alanlarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Şehirlerde trafik artmış, hastaneler, okullar, toplu taşıma araçları ihtiyaçları karşılayamayacak seviyeye gelmiş, birer gemi gibi dünya okyanusunda yüzen bu kentler, üzerlerindeki yükü taşıyamaz olmuşlardır. Yağmur yağdığı zaman pek çok yeri su basması, yağmadığı zaman halkın su ihtiyacına cevap veremeyip kuruyan barajların en önemli sebeplerinden biri budur. Gözlerinizi çevirip etrafınıza bir bakın. Sabah işine gitmek üzere evinden çıkan insanın trafikte takılıp kalmasından da, kalp krizi geçiren adamı hastaneye yetiştirmeye çalışan ambulansın yeri göğü inletmesinden de, çocuğunu okula gönderen annenin akşama kadar çocuğu için endişelenmesinden de, alkollü sürücünün birilerine çarpıp öldürmesinden de, soluduğumuz havanın kirlenmesinden de, gereğinden fazla vergi vermemizden de, bir süre yağış olmadığında musluğumuzun kapanmasından da hep köylerden kentlere göç ve bu yolu açanlar sorumludur. O halde yapılması gereken nedir? Apaçık bir şekilde söylemek gerekirse, yapılacak olan en akıllıca şey; devletin yardım ettiği insanları geldikleri yerlere kadar yolcu etmek, onları oradaki evlerine yerleştirmek ve yardımı oralarda yapmaktır. Bu yardımlar karşılığında onlardan tarlalarına buğday, mısır, patates, domates gibi ürünler ekmelerini rica etmek, iki koyunu gütmekten aciz olmasınlar diye de bir kısmını hayvancılık yapmaya teşvik etmektir. Şu anda yapılan yardımlara ayrılan bütçeyle onların ürettikleri ürünler satın alınmalı ve ihtiyacı olan kurumlara ve isteyen ülkelere bunlar satılmalıdır. Toplumsal asayişin sağlanması ile meşru yollardan kazanmaya yönelen kimi insanlar ise başka ticari alanlarda faaliyet göstermek zorunda kalacağı için, o bölgelerin ticaret hayatı canlanacaktır. Bu durum, işsiz insanların istihdamına çığır açmakla kalmayacak, vergi gelirlerinin artmasını da beraberinde getirecektir. Daha başka neler olabileceğini, zamanınızı almamak için hayal gücünüze bırakıyorum. Bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta neler olmaktadır? İşi olmayan, düzenli bir yaşam süremeyen, devletin yaptığı yardımlarla geçinemeyen, sürekli birilerine muhtaç olan ve her sabah uyandığında bugün ne yapsam diye düşünen ve patlamaya hazır mayın gibi ortalıkta gezinen üç yüz bin mutsuz ailenin, Ankara’dan köylerine dönmüş olduklarını düşünün. Yani aşağı yukarı bir milyon insanın Ankara’dan ayrılıp köylerine döndüklerini ve oralarda tarım ve havyacılık yaparak, nakliyecilik yaparak, bakkal, manav, kasap açıp rızkını kazanarak, terzilik, marangozculuk, berberlik, ayakkabı tamirciliği gibi meslekleri yaparak yaşadıklarını düşünün. Bir yandan Ankara’nın toplumsal ve kentsel sorunlarının hemen hemen hepsinin bir anda çözümü sağlanmış, diğer yandan kurban bayramlarında başka ülkelerden kurbanlık hayvan ithal etme gereği ortadan kalkmış olacaktır. Bir yandan vergi verenlerin verdikleri vergi, ülkenin kalkınması için kullanılırken; öte yandan tembel bir halk kitlesinin üretime katkı vermeye başladığı ve giderek çalışkan olmaya başladığı görülecektir. Bu adaletli yönetim ve çalışkanlık, kimbilir belki Allah’ın hoşuna gideceği için onun lutfedeceği bereketi ve ihsanı hesaba katmıyorum. Çünkü bunu ölçebilecek alet henüz icat edilmedi. Tıpkı gelen misafirin geldiği evde bıraktığı dokuz rızkı sayacak bilim düzeyine henüz ulaşamadığımız gibi. Adalet, herkesin alın terinin karşılığını alabilmesi; ceza ise, her bireyin, yaptığını önünde bulabilmesidir. Birinin alın terinden başka biri için nimet çıkarmak, birinin suçundan dolayı bir başkası için ceza kesmek; bir zaman sonra ülke ve millet olarak duvara toslamak demektir. Kur’an’da eski insanların yaşadığı bazı olaylar vardır ki; yaşam sırası gelip dünyada bulunanlar ders alsınlar diye anlatılmıştır. Örneğin Nuh Peygamber, kavmi ve oğlu kendisine inanmadığı için bir gemi yapıp vatanını, kavmini ve oğlunu terk etmekle emrolunmuştur. Lut Peygamber, yine kavmi ve karısı kendisine inanmadığı için bir gece yarısı vatanını, kavmini ve karısını terk etmek zorunda kalmıştır. Bana göre günümüz insanının bu olaylardan çıkarması gereken ders, yanlış yapanların tereddütsüz terk edilmesi ve Allah’ın emirleri doğrultusunda yeni bir dünya kurulmasıdır. Ancak bu şekilde üç günlük dünyada mutlu olabiliriz ve sonsuz bir hayatta bu mutluluğu devam ettirebiliriz. Muhammed Yüksel ARKALI
Zaman zaman ülkemizin sosyal, ekonomik ve kültürel boyutunu görmek ve çıkan tahlil sonuçlarından bir hastalık teşhisi koymak için kamuoyu araştırması yapılır. Gördüğüm kadarıyla bu araştırmalarda ülkemizin en önemli sorununun işsizlik olduğu sonucu çıkmaktadır. İşsizlik; bireyleri ekonomik ve kültürel pek çok faydadan mahrum bıraktığı gibi, aynı zamanda psikolojik olarak da bir yıkım meydana getirir. Ama bunlardan daha önemlisi, işsizliğin, o ülkenin makro ekonomik göstergelerinde işlerin yolunda gitmediğini göstermesidir. Bir insandan alınan kan örneklerinden o kimsenin hastalığının ne olduğunun tespit edilmesine benzer bir şekilde, bir ülkenin makro ekonomik göstergeleri de o ülkenin hastalığının teşhisinde en önemli veriyi oluşturur. Bir veri elde etmekten daha önemlisi ise, o veriyi doğru yönetmek ve uygulanması gereken politikaları doğru seçmektir.
Bana göre ülkemizin en önemli sorunu gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Bu adaletsizlik; işsizliği de, terörü de, hayat pahalılığını da, kültürel yoksulluğu da, sosyal sorunları da beraberinde getirir. Hatta bireylerin hırsızlık yapmasında, alkolik olmasında, uyuşturucu satmasında, fuhşa sürüklenmesinde, çocuk kaçırmasında, adam yaralamasında, insan öldürmesinde ve daha pek çok toplumsal sorunların kaynağında gelir dağılımındaki adaletsizlik yatar. “Misafir; gelirken on rızıkla gelir birini yer, dokuzunu geldiği evde bırakır” diye bir söz vardır. Ama hiçbir ev sahibi, misafir ağırladıktan sonra kalan bu dokuz rızkı buzdolabında görmemiştir. Bu dokuz şey, hayatın içinde gizlidir. İşte ülkemizdeki en önemli sorunlar da gelir dağılımındaki adaletsizlikte gizlidir. Ev sahipleri bu gerçeği göremedikleri için sorunların etkin çözümüne yönelik doğru tedavi yöntemleri uygulayamamakta ve masaya doğru reçete koyamamaktadırlar.
Merkezi yönetimin ve yerel yönetimlerin yoksul kesimlere yönelik uyguladığı yardım politikalarını bilmeyen yok gibidir. “Bilmeyen yok gibidir” diyorum, çünkü Başbakanlık verilerine göre ülkemizde üç milyon aile bu yardımlardan faydalanmaktadır. Yardım alanların çok önemli bir bölümü İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerde bulunmaktadır. Ülke nüfusunun aşağı yukarı dörtte biri bu iki şehirde yaşamaktadır. Dolayısıyla, bu yardımlardan yararlanmasa bile, pek çok insan apartmanının kapısına yanaşan kömür kamyonlarını, makarna çuvallarını, deterjan kolilerini görmüştür. Yardıma ihtiyacı olmadığı halde bu yardımları alıp deposunda mal yığınlar olduğu söylentilerine girilmesine gerek görmeden doğru reçete nedir, bu konu üzerinde kafa yormak, sanırım daha akıllıca olur.
Yoksul insan kitlesine yapılan yardımların ülkenin sosyal yapısına verdiği en belirgin hasar; çalışan insanlardan çalışmayanlara yapılan “alın teri transferi”dir.
Bu alın teri transferi; tembel bir toplum meydana getirirken; beraberinde, köylerden kentlere göçü hızlandırmış, tarım ve hayvancılık ürünleri başta olmak üzere pek çok alanda üretim düşüklüğünü tetiklemiştir. Devlet; azalan üretimi ikame etmek ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için ithalata yönelmek zorunda kalmış, bu durum ülkenin dış ticaret dengesini olumsuz yönde bozarken, borçlanmayı da beraberinde getirmiştir. Vergi gelirlerinde meydana gelen ciddi azalmalar, aynı zamanda hükümetleri başka kaynaklara yöneltmiştir. Dolaylı ve dolaysız vergilerdeki yük ile benzin fiyatının tavana çıkmasının altında bu gerçek yatmaktadır. Köylerden, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük kentlere yönelen insanlar; kendilerine yapılan yardımlarla hayatlarını sürdürürken, bunlardan bir kısım boş durmaktan sıkılmış ve her biri yeteneklerine göre hırsızlık, gasp, fuhuş, çocuk kaçırma, adam yaralama, cinayet, kumar, alkol, uyuşturucu gibi devletin ve toplumun düzenini bozan alanlarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Şehirlerde trafik artmış, hastaneler, okullar, toplu taşıma araçları ihtiyaçları karşılayamayacak seviyeye gelmiş, birer gemi gibi dünya okyanusunda yüzen bu kentler, üzerlerindeki yükü taşıyamaz olmuşlardır. Yağmur yağdığı zaman pek çok yeri su basması, yağmadığı zaman halkın su ihtiyacına cevap veremeyip kuruyan barajların en önemli sebeplerinden biri budur. Gözlerinizi çevirip etrafınıza bir bakın. Sabah işine gitmek üzere evinden çıkan insanın trafikte takılıp kalmasından da, kalp krizi geçiren adamı hastaneye yetiştirmeye çalışan ambulansın yeri göğü inletmesinden de, çocuğunu okula gönderen annenin akşama kadar çocuğu için endişelenmesinden de, alkollü sürücünün birilerine çarpıp öldürmesinden de, soluduğumuz havanın kirlenmesinden de, gereğinden fazla vergi vermemizden de, bir süre yağış olmadığında musluğumuzun kapanmasından da hep köylerden kentlere göç ve bu yolu açanlar sorumludur.
O halde yapılması gereken nedir? Apaçık bir şekilde söylemek gerekirse, yapılacak olan en akıllıca şey; devletin yardım ettiği insanları geldikleri yerlere kadar yolcu etmek, onları oradaki evlerine yerleştirmek ve yardımı oralarda yapmaktır. Bu yardımlar karşılığında onlardan tarlalarına buğday, mısır, patates, domates gibi ürünler ekmelerini rica etmek, iki koyunu gütmekten aciz olmasınlar diye de bir kısmını hayvancılık yapmaya teşvik etmektir. Şu anda yapılan yardımlara ayrılan bütçeyle onların ürettikleri ürünler satın alınmalı ve ihtiyacı olan kurumlara ve isteyen ülkelere bunlar satılmalıdır. Toplumsal asayişin sağlanması ile meşru yollardan kazanmaya yönelen kimi insanlar ise başka ticari alanlarda faaliyet göstermek zorunda kalacağı için, o bölgelerin ticaret hayatı canlanacaktır. Bu durum, işsiz insanların istihdamına çığır açmakla kalmayacak, vergi gelirlerinin artmasını da beraberinde getirecektir. Daha başka neler olabileceğini, zamanınızı almamak için hayal gücünüze bırakıyorum.
Bir tarafta bunlar olurken, diğer tarafta neler olmaktadır? İşi olmayan, düzenli bir yaşam süremeyen, devletin yaptığı yardımlarla geçinemeyen, sürekli birilerine muhtaç olan ve her sabah uyandığında bugün ne yapsam diye düşünen ve patlamaya hazır mayın gibi ortalıkta gezinen üç yüz bin mutsuz ailenin, Ankara’dan köylerine dönmüş olduklarını düşünün. Yani aşağı yukarı bir milyon insanın Ankara’dan ayrılıp köylerine döndüklerini ve oralarda tarım ve havyacılık yaparak, nakliyecilik yaparak, bakkal, manav, kasap açıp rızkını kazanarak, terzilik, marangozculuk, berberlik, ayakkabı tamirciliği gibi meslekleri yaparak yaşadıklarını düşünün. Bir yandan Ankara’nın toplumsal ve kentsel sorunlarının hemen hemen hepsinin bir anda çözümü sağlanmış, diğer yandan kurban bayramlarında başka ülkelerden kurbanlık hayvan ithal etme gereği ortadan kalkmış olacaktır. Bir yandan vergi verenlerin verdikleri vergi, ülkenin kalkınması için kullanılırken; öte yandan tembel bir halk kitlesinin üretime katkı vermeye başladığı ve giderek çalışkan olmaya başladığı görülecektir. Bu adaletli yönetim ve çalışkanlık, kimbilir belki Allah’ın hoşuna gideceği için onun lutfedeceği bereketi ve ihsanı hesaba katmıyorum. Çünkü bunu ölçebilecek alet henüz icat edilmedi. Tıpkı gelen misafirin geldiği evde bıraktığı dokuz rızkı sayacak bilim düzeyine henüz ulaşamadığımız gibi.
Adalet, herkesin alın terinin karşılığını alabilmesi; ceza ise, her bireyin, yaptığını önünde bulabilmesidir. Birinin alın terinden başka biri için nimet çıkarmak, birinin suçundan dolayı bir başkası için ceza kesmek; bir zaman sonra ülke ve millet olarak duvara toslamak demektir. Kur’an’da eski insanların yaşadığı bazı olaylar vardır ki; yaşam sırası gelip dünyada bulunanlar ders alsınlar diye anlatılmıştır. Örneğin Nuh Peygamber, kavmi ve oğlu kendisine inanmadığı için bir gemi yapıp vatanını, kavmini ve oğlunu terk etmekle emrolunmuştur. Lut Peygamber, yine kavmi ve karısı kendisine inanmadığı için bir gece yarısı vatanını, kavmini ve karısını terk etmek zorunda kalmıştır. Bana göre günümüz insanının bu olaylardan çıkarması gereken ders, yanlış yapanların tereddütsüz terk edilmesi ve Allah’ın emirleri doğrultusunda yeni bir dünya kurulmasıdır. Ancak bu şekilde üç günlük dünyada mutlu olabiliriz ve sonsuz bir hayatta bu mutluluğu devam ettirebiliriz.
Muhammed Yüksel ARKALI
Adınız Soyadınız
E-Posta
Girilecek rakam : 704011
Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.