En Son Haberler



Muhammed Yüksel ARKALI

bilgi@insanidegerler.org
  Özgeçmişi
  Tüm Yazıları

HAYATIN ANALİZİ

Ömrünü; hayatın sırrını çözmeye çalışan ve içinde yaşadığımız nadide ülkemizin süregelen sorunlarına çözüm yolları bulabilmek için çırpınan bir insan olarak; bu sorunların çözümünü “insan ve yaşam” alanında yalın bir analizden geçirme sorumluluğumuz bulunduğu kanaatindeyim. Bunu isterseniz bir sohbet olarak değerlendirin, isterseniz bir serzeniş olarak kabul edin, isterseniz bir zeytin dalı olarak görün ya da isterseniz bir ukalalık gibi algılayın bu sizlerin karar vereceğini bir konudur. Şunu iddia ederek söylemeliyim ki; değerli vakitlerinizi aldığım şu dakikalar, öyle sanıyorum ki hiç biriniz tarafından boşa gitmiş olarak düşünülmeyecektir. Ama Hz. Nuh’un ilahi çağrısına; O ve O’nun yanında bulunanlar yoksul, zayıf, makam sahibi olmayan, sıradan, toplumun alt tabakasından insanlardır diye kulak vermeyen kimseler gibi çekip gidebilirsiniz. Böyle yapmak, söyleyeceklerimin değerinden bir şey eksiltmez. Eline, yüzüne ya da herhangi bir yerine konan sineği eliyle kovaladıktan sonra “sineği uzaklaştırdım” diye düşünmek yerine “Allah dilemezse sinek kanadını bile kıpırdatamaz”ın asıl gerçek olduğu bilincindeyim. Böyle söylemekle imanımı vitrine koymayı kesinlikle düşünmüyorum. Amacım; ömrünüzden bloke ettiğim bu dakikalarda, sizlere karşılığını verebilmektir.

Kur’an-ı Kerim’deki şu ayet üzerinde düşüneceğinizi umuyorum: Bakara Suresi 188. Ayette “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere (rüşvet olarak) vermeyin.” 

Ben, bu ayet üzerinde düşündüğüm zaman kainattan daha büyük bir manzara görürüm. Sizlerin, benden daha fazlasını göreceğinize eminim. Ancak bir şeyi gerçekten görmenin yolu; “görünenin” ruhun bütün derinliklerinde hissedilmesinden geçtiğini kabul etmemiz gerekir. Tarlalardan geçerken sevdiğimiz çiçekleri değil, bütün çiçekleri koklamazsak; ağaçları sularken sevdiğimiz meyvelerden verenleri değil, hepsini sulamazsak; mezarlıklarda sadece dostlarımız için değil, herkes için dua etmezsek; taşıyacak bir yükümüz olduğunda sevmediklerimize değil, sevdiklerimize de taşıtmazsak; kainattan daha büyük bir manzara da görsek, aslında gördüğümüz “serap”tır.

İçinde müşterek olarak yaşadığımız dünyada canlı olsun, cansız olsun her varlığın bir gücü vardır. İnsanoğlu dışındaki tüm varlıkları bir kenara koyup kendi gücümüzü ölçtüğümüzde, en güçlü olanların bile aslında güçsüz olduğunu keşfetmek zor değildir. Kur’an’da Hz Musa ile ilgili kıssaları duymayan, bilmeyen yok gibidir. Hani Firavun’un kahinin ona, İsrailoğullarından yeni doğan bir erkek çocuğunun onun saltanatına son vereceğini söylediği gerçeğini. Firavun, bunun üzerine israiloğulları soyundan gelen ve yeni doğan ne kadar erkek çocuk varsa hepsinin öldürülmesi emrini verir. Böylece Firavun’un ordusu tüm ülkeyi ev ev dolaşarak bu tanıma uyan bebekleri öldürmeye başlar. Dikkat edilecek olursa olay eski Mısır’da, milattan önceki yıllarda, bir avuç insan nüfusunun olduğu zamanlarda, sadece bir kavmin bebeklerine yönelik ve Firavun gibi çağının en güçlü ve en zalim kralının emriyle olmaktadır. Bu zalim kral, tüm bebekleri öldürtür; ama bunlardan bir tanesini öldürmeyi başaramaz. O da Hz. Musa’dır. Onu öldüremez, sineğe kanadını kıpırdatması için izin vermeyen yüce güç, Firavun’un kılıçlarına da izin vermemiştir. Üstelik bu bebek, yani büyüyünce Hz. Musa olacak çocuk, tüm israiloğulları çocuklarını hiç acımadan öldürten Firavun’u sarayında, onun hemen yanı başında büyür. Belki o büyürken Firavun at olmuştur da Hz. Musa onun sırtına binip de oynamış, eğlenmiştir. Ya da Hz. Musa hastalandığında Firavun çok üzülmüştür de bütün hekimlerini onun yanı başında nöbet tutturmuştur. Bu iki şey benim tahminlerimdir. Ama gerçek olan bir şey var ki; o da, Firavun’un bu çocuğu emzirecek bir kadın bulabilmek için bütün ülkeyi didik didik aradığıdır. Sonuçta bulduğu kişi, Hz. Musa’nın öz annesi olur. Yıllar sonra Hz. Musa’ya peygamberlik verildiğinde, olacaklar olur ve Hz. Musa, Firavun’un ordusuyla birlikte Kızıldeniz’de boğularak ölmesine yol açar.

Düşünecek olursak, günümüzde Firavun’daki güç kimde var? Ağzından çıkanın kanun olduğu, önünde kimsenin duramadığı, yaptıklarından dolayı kimseye hesap vermeyen bir kral var mıdır?  Olsa bile bu neyi değiştirir? Sonuçta hangi bebek, hangi memeden süt emecekse ondan beslenir. Burada önemli bir ayrıntıyı daha vurgulamak gerekirse; o da, Hz. Musa’nın annesinin, çocuğuna kavuşması için Allah’a yalvarmasıdır. Demek istediğim, Allah sineğe kanadını kıpırdatması için izin vermeden önce o sineği uçuracak bir el sallatır. İşte bütün çabam, bir el sallayabilmektir. Bu el sadece kendi üzerime konan sinekler için değil, bütün bedenlere konan sinekleredir. Hangi sineğin kanatlanıp kanatlanmayacağı, izin verene aittir. Sıkça yaşanan bir gerçek varsa; o da önlem alınmadığı taktirde bir başkasını ısıran sineğin, zamanın herhangi bir dilimi içinde bizi de ısırmasının muhtemel oluşudur.  

Yukarıdaki ayeti düşündüğüm zaman kainattan daha büyük gördüğüm manzaranın bir kısmını tasvir etmeye çalışırken, tanıyalım ya da tanımayalım; sevelim ya da nefret edelim; yakınınız olsun, el olsun; bizim ülkeden ya da bir başka ülkeden; kendi dinimizden veya başka bir dinden fark etmez, uymamız gereken talimat; “aramızda birbirimizin mallarını haksız yere yemememiz” gerektiğini emreden talimattır. Bu haksızlık, “birinin üzerindeki sineği görmesine rağmen onu kovalamak için el sallamamayı” da kapsar. İşte bu yüzden el sallamaktayım. En büyük arzum ve ulaşmaya çalıştığım yer; hayat sonrası gelecek olan ilahi hesap gününde, hesap soracak olan “Zat” beni huzuruna çağırıp “ben sana dünyadayken çoğunun bilmediği ilimler öğrettim, gözlerin görmediği ufuklar açtım, kalplerin hissetmediği duygular verdim. Ama sen, benim uçması için izin vereceğim sinekleri neden kovalamadın?” diye sorduğunda, hüsrana uğramış bir şekilde başımı öne eğmemektir.

Soruları çoğaltmak mümkün; ama soruların çokluğu değil, cevapların doğruluğudur önemli olan. Kendimi şu gerçeği de dile getirmek zorunda hissetmekteyim: Allah, Hz. Adem’i yarattıktan sonra meleklerden Hz. Adem’e secde etmesini istemiştir. Melekler bu ilahi emre itaat etmiş, ancak şeytan talimata uymamıştır. Bunun nedeni olarak ise; Hz. Adem’in topraktan, kendisinin ateşten yaratılmış olduğunu ileri sürmesi ve kendisinin ondan daha üstün olduğunu iddia etmesi olmuştur.  Olaya şeytan açısından bakıldığında kendince haklıdır. Çünkü o, doğru bir şey yaptığını düşünerek öyle davranmıştır. Zaten yanlışların hepsi “doğru” olduğu düşüncesiyle yapılır. Ve yanlış olduğu bir zaman sonra anlaşılır. Örneğin hatalı sollama yapıp trafik kazasına sebep olan biri, yanlış yaptığını kazaya sebep olduğunda anlar. Akıllı olanlara düşen görev ise; ister kazaya sebep olsun ister olmasın, hatalı olanlara karşı önlem alıp masumları korumaktır.

Muhammed Yüksel ARKALI

 

 Okunma Sayısı : 1614

Yorumlar

Yorum Yap

Adınız Soyadınız

Girilecek rakam : 28054

Lütfen yukarıdaki rakamları yazınız.